|
Fikret Karakaya ŞEVKEFZÂ
O gün
huzura ilk giren bestekâr Kömürcü Hâfız oldu. Sultan’ın
başka şey konuşmaya sabrı yoktu. Beylik lâfları atlayıp
yeni bir makam bulduğu müjdesini verdi. Sultan’ın heyecanı
fark edilmeyecek gibi değildi. Kömürcü Hâfız, «Efendimizi
bu derecede heyecanlandıran makam pek müstesna bir şey
olmalı» diye düşündü. «Nasıl buldun?» «Pek lâtif bir terkîb hünkârım. Dikkatimden kaçmadıysa sabâdan sonra acemaşirana kadar iniliyor, bu perdede nikrizle karar ediliyor.» «Esas itibariyle böyle. Lâkin girişteki sabâ, şevkutarabdaki gibi değil, yukarıdan başlıyor. Aslında bu sabâ değil. Çünkü çargâhın altında segâhtan ziyade kürdî perdesini almak iktiza ediyor. Hattâ kürdî üzerindeki nikrizi dahi şöyle bir duyuruyorum. Ondan sonra sabâ perdesini nevâya tebdil edip aşağı iniyorum. Fakat bu defa da acemaşiranda nikriz yapıyorum. Anlayacağın kararı nikrizli.» «Hünkârım, hakikaten pek lâtif. Bu terkîb için hangi isim tensîb buyuruldu acaba?» Aklından «Yahu şu Hâfız da ne soğuk adam. Madem beğendi, neden yüzünde bunun bir işareti görünmez?» diye geçiriyordu Sultan. Soruya cevap verdi: «Şevkefzâ.»[2] «Hakikaten bu isimle müsemmâ bir terkîb. Acaba zât-ı şâhâneleri şevkefzâ bir eser te’lif buyurdular mı?» «Bir şarkıya başladım, ama daha bitmedi. Sen bu makamı İsmail Dede’ye anlat da, beraberce bir fasıl tertîb edin. Peşrevini, semâîsini yapacak birini de buluruz elbet.» Dede de benzer bir ruh hali içindeydi: «Allah’ım, bu adam seslere ne kadar hâkim! Keşke dünya işlerine de hükmünü böyle geçirebilseydi!» diye düşündü. Sultan’ın, taksimin karar sesi susar susmaz merakla yüzüne baktığını fark edince: «Allah hünkârımı iki cihanda azîz etsin. Bu terkîb, kulunuzu pek müteheyyic etti. Bu makamın faslına beni de ortak buyurmanızdan bahtiyârım. Bu terkîbe yaraşır elhânı ilhâm etmesi için Allah’a dua edeceğim» diyerek taksimin verdiği heyecanı dile getirdi. Sultan, Dede’nin aksülamelinden memnundu. Bir an önce şevkefzâ faslını dinlemek için sabırsızlanıyordu: «Rabbime hamd ü senâdan âcizim, bana bu makamın terkîbini müyesser kıldığı ve sizler gibi musikişinaslar lûtfettiği için. Peşrevi Numan Ağa yapsın, sen bir beste ve yürük-semâî yap, diğer besteyle ağır-semâîyi de Hâfız yapsın. Saz-semâîsini de bakalım kim yapar. Ben şu yarım şarkımı tamamlayayım, bu arada birkaç şarkı daha yapılırsa aliyyülâlâ olur» dedi. Bu bâbda ne yaman bir üstâd olduğunu bildiğinden, faslın yürük-semâîsini bilhassa Dede’ye ısmarlamıştı. Ertesi
gün Kömürcü Hâfız gözleri parlayarak girdi huzûra.
Sultan Selim anladı, Hâfız bir besteyle gelmişti. Hâfız ilk beyti okudu: «Hüsn-i zâtın gibi bir dilber-i sîmin-endâm Görmemiş devredeli âlemi, çeşm-i eyyâm» Bu kadarı bile Sultan’ın çok hoşuna gitmişti. «Kimin bu güfte?» diye sordu Hâfız’ın devam etmesini engelleyerek. Hâfız ihtiramla başını indirdi: «Kulunuz âcizin hünkârım.» «Nedir bu, murabba mı, ağır-semâî mi?» «Ağır hafif ika’ında murabba hünkârım.» «Ey, dinleyelim o zaman.» Hâfız, lâtif sadâsı ve tesirli edâsıyla eserini okumaya başladı. Meyâna gelince sustu. «Şimdilik bu kadar hünkârım, Hak müyesser ederse meyânını da yarın dinletirim» dedi ve edeple Sultan’ın gözlerine baktı. Bir takdir nişânesi arıyordu. «Üstâdâne eser doğrusu» dedi Sultan. «Lâkin kısa bir murabba olmuş. Neyse zararı yok, ağır-semâîyi biraz uzun tutarsın.» Söylemek istediği bir şey daha vardı, ama vazgeçti: Zâtın kelimesinin –tın hecesindeki ve gibi kelimesinin gi- hecesindeki uzun sesler hoşuna gitmemişti. Buna mukabil terennümde onu memnun eden bir şey vardı. «Terennümde hüseynî perdesini hisâra, sabâ perdesini de nevâya tahvil etmişsin, pek güzel olmuş. Ben sana makamı tarif ederken böyle bir şey yapmamıştım. Sen yeni bir unsur katmışsın. İşte bir makamın çerçevesini böyle genişletmek gerek, âferin Hâfız!» dedi ve sırtını sıvazladı. Hâfız bu senâdan duygulanmıştı: «Fakîri şâdân ettiniz hünkârım, siz de olasınız» diyerek saygıyla eğildi. «Hâfız, haydi bir an önce tamamla şu eseri de, ağır-semâîye geç» dedi Sultan, Hâfız’ın eline küçük bir kese sıkıştırırken. Birkaç gün önce Yenikapı Mevlevîhânesi’nin müdâvimlerinden bir şair, belki besteler diye İsmail Dede’ye bir şiir vermişti. «Ser-i zülf-i anberîni yüzüne nikab edersin» mısrâıyla başlayan bu şiiri Dede çok beğenmiş, «bu tam bir yürük-semâî güftesi» demişti. Hangi makamdan bestelesem diye düşündüğü bir sırada Hâfız çıkagelmiş, Sultan Selim’in yeni terkîbini haber vermişti. Sultan’ın taksiminin verdiği heyecan yatışmadan elindeki şiiri bestelemeye başladı. Meyânına kadar çabucak geldi. Bir iki denemeden sonra meyânı ertesi güne bıraktı. İkinci gün eser tamamlandı. Dede Sultan’a dinletmek için sabırsızlanıyordu, soluğu huzurda aldı. Sultan, Dede’nin bir şâheserle geldiğini yüzünden anladı. Daha terennüme gelmeden Sultan’ın gözlerinden yaşlar boşandı. Ama Dede’nin devam etmesine mani olmamak için kendine hâkim olmaya çalıştı. Meyânı dinleyince artık kendini tutamaz oldu, gözyaşları sel misali akmaya başladı. «Madem teessür-i şâhâneye sebeb oldu, devam etmek hürmetsizlik olur» düşüncesiyle Dede okumayı bıraktı. Fakat Sultan, devam etmesi için eliyle işaret verdi. Dede eseri bitirince Sultan Selim, genç bestekârın ellerine kapandı; «Ben belki bir tebânın şâhıyım, ama senin kulunum. Sana vereceğim her atıyye bu eserin karşısında puldur» diyerek takdirini ve heyecanını ifade etti. Bir müddet sessizce oturdular. Sonra Sultan ağır ağır anlatmaya başladı: «Dün gece acaip bir rüya gördüm. Yine padişahmışım, ama bundan yüz elli sene sonrası. Bir neyzen geliyor bir gün, adı Niyazi imiş, şevkefzâ bir şarkı yaptığını söylüyor. Ben de «Bir taksim et, sonra da şarkını oku» diyorum. Bıyıklarını başpârenin üzerinde titrete titrete öyle bir taksim ediyor ki ben neyzenliğimden utanıyorum. Sonra şarkıya giriyor. Aman Allah’ım, o ne giriş, o ne perde oyunları. Şarkı şevkefzâ olmaya şevkefzâ, lâkin neler katmış. Hem ağır-aksak şarkılarda ben hiç bu kadar uzun saz payı duymamıştım. Hâsılı taksimine de, sazında gösterdiği hâkimiyete de, şarkısına da, okuyuşuna da hayran oluyorum. “Başka eserin yok mu, bana onları da oku” demeye kalmadan uyanıyorum.» [1] Sultan Selim’in günümüze ulaşmış bir evcârâ murabbaı vardır. Fakat biz, hikâyemizde bu eserin, şevkefza makamının bulunuşundan sonra bestelendiğini farz ettik. Bu, gerçekten böyle midir, yoksa Sultan Selim, söz konusu eserini, evcârâ faslının bestekârı Küçük Mehmed Ağa ile aynı dönemde mi bestelemiştir, söyleyemeyiz. Çünkü bu konuda kesin bir hükme varmamıza yarayacak belgeler yoktur. Fikrimizce, Sultan Selim’in evcârâ murabbaı (“Mevc-i atlas-ı felekde ben hevâdan geçtim”), Küçük Mehmed Ağa’nın iki murabbaından hayli sonra bestelenmiştir. Aynı dönemde bestelenmiş olsaydı, Mehmed Ağa’nın iki şaheserinin gölgesinde kalır, unutulurdu. Muhtemelen Mevc-i atlas, ilk evcârâ faslın doğurduğu heyecan yatıştıktan sonra yapılmış, bu sâyede kendine hayat alanı bulmuştur.
Bu siteyi en iyi IE4.0 ve üzeri browser, 1024x768 ekran genişliği ve yüksek renk modunda izleyebilirsiniz. Her hakkı saklıdır.
|