SEMÂVÎ NAĞMELER
Cenâb-ı Hakk'ın yüce kelâmı olan Kur'ân-ı Kerîm'i okumak, Allah katında sevâbı
pek yüksek olan bir ibâdettir. Hz. Peygamberin bu hususta bir çok hadîs-i şerîfleri
vardır. Bunlardan bazıları şöyledir :
"Ümmetimin ibâdetinin en
fazîletlisi, Kur'ân okumalarıdır."
"Evlerinizi namaz ve Kur'ân
kırâati ile süsleyiniz."
"Kim Kur'ân'ı okur
ve ezberlerse Allah onu cennetine sokar ve âilesinden cehenneme hak eden on kişiye
şefâat etme hakkı tanır."
"Kur'ân'ı okuyun ve
ezberleyin. Muhakkak Allah Kur'ân'ı ezberleyen kalbe azâb etmez."
"Ümmetimin en şereflileri
Kur'ân'ı öğrenen ve öğretenlerdir."
"Kur'ân'ı öğreniniz.
Muhakkak Kur'ân kıyâmet gününde ehline ne güzel şefâatçidir."
Kur'ân-ı Kerîm'i
dinlemek de okumak kadar önemli ve fazîleti büyüktür. Bu hususta Enfâl Sûresi'nin
2. âyetinde Cenâb-ı Hak şöyle buyurur .
"Gerçekten mü'minler
ancak o mü'minlerdir ki, Allah anıldığı zaman yürekleri
ürperir, karşılarında âyetleri okunduğu zaman îmanlarını
artırır, onlar ancak Rab'lerine dayanıp güvenirler."
Sevgili Peygamberimiz de : "Kur'ân okunduğu zaman O'nu dinleyiniz ve
susunuz. Umulur ki esirgenmiş olursunuz" buyurmaktadır.
Ancak
Kur'ân-ı Kerîm, sözlerin en yücesi, Cenâb-ı Hak'kın
kelâmı olması hasebiyle normal bir söz veyâ şiir gibi
okunmamalıydı. Nitekim Peygamber Efendimiz :
"Kur'ân'ı
seslerinizle süsleyiniz" buyurarak Güzel Kur'ân okuma ilminin temelini
atmıştır. Bazı hadisçiler bu hadîse
"Seslerinizi Kur'ân'la süsleyiniz" diye mânâ vermişlerse de
"Kur'ânın süsünü seslerinizle belirtiniz" şeklindeki
açıklama pek lâtîfdir. Başka bir hadîs-i şerîflerinde :
"Şüphesiz bu Kur'ân
hüzünle nâzil oldu. O'nu okuduğunuz zaman ağlayınız. Eðer
ağlayamazsanız ağlar görününüz" buyurmuştur.
Bu kutsal buyruklara dayanarak
İslâm Târihi boyunca hâfızlar Kur'ân-ı Kerîm'i en güzel şekilde okuyabilmek için çalışmışlardı.
Fakat Kur'ân-ı Kerîm'in iyi bir okuyucusu olmak da başlı
başına bir ilimdir. Bunun için sadece tecvit bilmek hatta hâfız
olmak, yâni Kur'ân'ın tamâmını ezbere bilmek de
yetmemektedir.
Kur'ân'ın iyi bir
okuyucusu olabilmek için tecvit, güzel ses, ilmi kırâat, mânâya vukûfiyet,
edâ, yâni âyetlerdeki mânâları uygun nağmelerle ve ses vurgularıyla,
tonlarıyla ifâde edebilmek, mûsikî, aşk, okuma aşkı
ve samîmiyet olması gereklidir. Hattâ Kur'ân'ın okuma yoluyla
ruhlara tesirini, cemâat üzerinde etkili olabilmeyi sağlamak için de
pedagoji, psikoloji ve sosyoloji ilimlerine vâkıf olmak lazımdır.
Kur'ân asr-ı saâdetten
bu güne kadar bu şekilde hıfzedilerek, okunarak, yazılarak
gelmiştir. Kırâat ve hüsn ü hat ilimlerinin oluşmasıyla
bir "Kur'ân Medeniyeti" meydana gelmiştir. Bu medeniyeti hafife
almak, Kur'ân'ı okumayı ve yazmayı basit bir işmiş gibi görmek, biraz çalışmayla
bu işlerin oluvereceğini zannetmek cehâletin en üst derecelerindendir. Bu sebeple önce Kur'ân-ı Kerîm'i "güzel
okuma"nın apayrı bir ilim olduğunu tekrarlamakta fayda
vardır. Yalnız bu noktada Kur'ân'ı bir ibâdet veyâ duâ
niyetiyle, sevâbına ermek maksadıyla okumanın konumuzun dışında olduğunu
belirtelim.
Bugüne gelinceye kadar şüphesiz nice hâfızların, güzel seslilerin,
âşıkların Allâh'ın kelâmını en güzel şekilde okumak için ömürlerini verdiklerini, dinleyenlerin gönüllerini
Kur'ân aşkıyla doldurduklarını bilmemize rağmen
ancak bu yüzyılda yaşamış hâfızlar plâklarda
tescil edilebilmiştir.
Fakat yüzyılımıza
isimleri altın harflerle yazılan okuyucularımız
maalesef sınırlı sayıdaki gazelleri dışında
ne Kur'ân, ne Ezân, ne de mevlid okumaları kaydedilebilmiştir.
Bunun çeşitli sebepleri olabilir. Bu işe sâhip çıkması
gereken ülkenin ileri gelenleri gereken ilgiyi göstermemişler, bir iki
ünlü hâfızın okuyuşları bazı özel meraklılar
tarafından teyplere kaydedilebilmiş ise de bunlar çok yetersiz
kalmıştır.
Bizde durum böyleyken yine bu yüzyıla
unutulmayacak izler bırakan "Mısırlı Hâfızlar" yüzyılın
başlarından itibâren önemli miktarda kayıtlara alınmıştır.
Bâzı hâfızlar taş plâk veyâ kovanlarda tescil edilmişler
fakat buna rağmen oldukça fazla miktarda kayıtları
bulunmaktadır. Tabii bu okuyucular yukarıda sayılan güzel
okuyucu olma şartlarına hâiz idiler. Ayrıca bâzılarının
kasîde, gazel, ilâhî gibi kayıtları da bulunuyordu ve bunlar hâlâ
Mısır radyolarında yayınlanmaktadır. Ama
bunlar gereken ilgiyi ve teşviki görüyor bizdeki gibi ilgisiz kalınmıyordu.
Devlet adamları gereken ilgiyi gösteriyor, hattâ devlet protokolünde
yer alabiliyorlardı. Dolayısıyla bütün İslâm Âlemine
adları altın harflerle yazılmıştı. Ayrıca
Mısırlı hâfızların her birinin muayyen zamanlarda devamlı okudukları câmiler
ve mekânlar vardı. Bizde ise böyle bir gelenek gelişmemiş. Geliştiyse de o
dönemlerde uygulanamadığı anlaşılıyor. Halkın rağbetine rağmen devlet
ricâlinin ilgisizliği de bir başka sebepti.
Meşhur olan bir söz vardır.
"Kur'ân Mekke'de nâzil oldu, İstanbul'da yazıldı, Mısır'da
okundu." Bir çoklarının "Hayır İstanbul'da
hem yazıldı hem okundu" dediğini duyar gibiyim. Bu da doğru
olabilir. Bilhassa bizim "Hâfız Sâmi" mizin okuyuşu,
tavrı, ilmi, yâni yukarıda sayılan şartlara hâiz
olduğu biliniyor ve elimizde inanılmaz sesinin de kaydı
bulunuyor ve o devrin ekolüyle bir çok hâfızın yetişmiş
olduğu biliniyor iken bizde de Kur'ân aşkını gönüllere nakşetmiş üstün
okuyucular, hattâ mûsikîmizin yapısı itibâriyle daha önemlileri
olduğu muhakkak düşünülebilir. Hattâ buna emîniz. Ancak bu güzel
sesler ve okuyuşlar kaydedilemediği ve bugüne intikâl edemediği
için ne yazık ki bu görüşü belgeleyemiyoruz. Lâkin önemli bir
süre Ezân'ın orijinal metniyle okunmasının yasaklandığı
bir devirde Ezân'ın, dolayısıyla Kur'ân tilâvetinin plâklara
kaydedilememiş olmasına da fazla taaccüp etmemek lâzımdır.
Kaydedildiyse de çeşitli sebeplerden dolayı intikâl etmemiştir.
Bu dönemde sanırız büyük bir kopukluk olmuş, Kur'ân ve
Ezân tilâveti, üslûp ve tavrı, câmi mûsikîsi gibi konularda örnek alınacak
üstâdlar azalmış, pek az okuyucu bunlardan faydalanabilmişlerdir.
Taş plâklar ve makaralı bantlardaki Mısırlı
okuyucuların Türk Mûsikîsi
makamlarını sıkça kullanmaları da o devirlerde Mısır
ve çevresinin Osmanlı olmasının bir sonucudur. Öyle ki şimdi bile günlük
konuşma dilinde "Hanımefendi,
efendim, tamam, beyefendi" gibi kelimeler kullanılmaktadır.
Bugün ise Mısır'da
da tilâvet alanında isim bırakacak okuyucular bulunmaması,
Kur'ân tilâvetinin altın devrinin (bizde de Mısır'da da)
hemen hemen aynı dönemlere (yani yüzyılın başından
ikinci yarısının bir bölümüne kadar) rastladığını
göstermektedir.
Elimizde kendisini tanıtıcı
bir eser bulanan Hâfız Sâmi, Kur'ân okuması yönüyle eşsiz
bir şahsiyet, okuyucu, âşık, Allah dostuydu. Elimizde
bulunan eseri okuyacak olursak bunda kuşku duymayız. Ancak elimizde
sadece birkaç gazeli vardır. Buna da şükrediyoruz. Hiç olmazsa
elimizde bu eser var da Kur'ân okuyuşu hakkında da bilgi sâhibi
oluyoruz. Hâfız Süleymân, Hâfız Cemal, Enderûnlu Hâfız
(Deli) Hüseyin, Hâfız (Şaşı) Osman, Üsküdarlı Hâfız Ali Efendi
gibi İlâhî dâvetin kelâmın dâvetçileri, kendileri hakkında
edinilen bilgi ve menkıbeler dışında ne yazık
ki yeterli belgeye sahip değiliz.
Onlar sanki bambaşka bir dünyânın
insanlarıydılar. Bütün hayatları, Kur'ân'ı en güzel şekilde okumak, gönüllerindeki Allah aşkını, Rasûlullâh
sevgisini, ibâdet neş'esini gönüllerinden dillerine güzel nağmeler şeklinde tezâhürü ile bütün insanlara nakşetmek idi. Bunu
dikkate aldığımız zaman onların Cenâb-ı
Allah tarafından bu sıfatları için yaratılmış
olduklarını söylemek yanlış olmaz. Allah makamlarını
cennet etsin. Uhrevî Âlemde de onları dinlemeyi nasîb etsin.
Sayfanın Başına Dön
ŞEYH MUSTAFA İSMÂÎL

Şeyh
Mustafa İsmâil 1905'te Mısır'ın kuzeyinde Garbiye ilinde bulunan Mît Gazel
köyünde dünyaya gelmiştir. 10 yaşında hâfız olmuştur. Kur'ân'ın yedi
kırâatini Şeyh Muhammed ebû Haşiş'den öğrenmiştir. Ayrıca fıkıh
ve tefsîr ilimlerini de öğrenmiştir.
1940 yılında Kâhire'ye
gelen Şeyh İsmâil, Peygamber Efendimiz (SAV)'in doğum günü vesîlesiyle
program düzenlenen câmide Kur'ân okuyacak kurrâ hâfızın gelmemesi üzerine
onun yerine Kur'ân'ı
kendisi okur. Bu program Kâhire Radyosu'nda yayınlanınca
milyonlarca insanla tanışma imkânı bulur. Şeyh
Mustafa İsmâil Kur'an tilâveti yanında diğer dînî
ilimlerle de meşgûl olduğundan Kur'an-ı Kerîm'in meâlini çok
iyi anlamıştır.
Mısır'da 1965 yılında düzenlenen
ilim gününde hâfızlar arasında Cumhûriyet nişânı'nı
ilk alan Mustafa İsmâil olmuştur.
Şeyh Mustafa İsmâil, Kur'ân
harflerini öyle net telâffuz ederdi ki, âdetâ harflerin mahreçleri (çıkış
yerleri) görülürdü. Onu dinlerken harflerin nasıl çıkarılması gerektiğini
anlayabiliriz. Uzunca bir müddet okumasına rağmen, boşa giden bir perde,
vakit doldurmak için yapılmış bir nağme yoktu. Her nağmesi, her perdesi başlı
başına bir eser, aynı zamanda mânâya uygundu.
Sesini de çok iyi kullanıyor
gerektiği zaman kısıyor, yükseltiyor, tonunu ve rengini ayarlıyor, bunu
yaparken de yerine göre ellerini kullanıyordu. Sesinin tonunu ve şiddetini,
makâmın seyri ve âyetin mânasına göre ayarlıyordu.
Kur'ân tilâvet ederken makamları
gelişigüzel sıralamayıp, âyetlerdeki mânâya
uygun nağmeler kullanması, âdetâ yeni nâzil oluyormuş gibi bir intibâ oluşturur.
Meselâ, "Kasas" Sûresinde, Hz. Mûsâ'nın Medyen şehrinde
kavga eden iki adamla karşılaşması anlatılırken, âyetin sonundaki "Yagtetilân"
(kavga ediyorlardı) kelimesinde yaptığı nağme ile kavga sahnesini âdetâ
seyrettiriyordu.
Bunun sâdece küçük bir örnek olduğunu
hatırlatalım.
Kırâat ilmi gereğince âyetleri birkaç def'â tekrar ettiği zaman her
tekrârında daha güzel, daha çarpıcı nağmeler kullanırdı.

Peygamber Efendimiz'in Cenâb-ı
Allâh tarafından Kur'ân'ın her harfine verileceğini bildirdiği on sevap,
herhalde onun okuyuşunda, hem kendi hem de dinleyenler açısından daha da
katlanıyordu.
Okurken icrâ ettiği makamlar gösteriyor
ki, eğitim gördüğü devirlerde Türk Mûsikîsi makamları ve
icrâ tavırları hâkimdi. Zamânımızda "Arap Tarzı"
diyerek benimsenilmeyen tipik Arap nağmelerini onun okuyuşunda duymayız.
Yörenin, hattâ Mustafa İsmâil'in kendine has gırtlak tavrıyla
Türk Mûsikîsi'nin makamlarını duyarız. O kadar ki, Hicâz,
Karcığar, Rast, Sabâ, Acemaşîrân, Bestenigâr, hem de, mûsikîye âşinâ
olanlar bilirler; Bestenigâr makâmının karar perdesinden, dik "re
bemol" perdesinde asma kalış yapacak kadar Türk Mûsikîsi.
Aslında eski ve maâlesef hepsi vefât etmiş olan Mısırlı hâfızlarda da
yukarıdaki özellikler görülür.

73 senelik hayâtı Kur'ân-ı
Kerîm'e hizmet etmekle, onu en güzel şekilde okumaya ve okutmaya gayret
etmekle geçmiş olan bu mübârek insan, 1978 Aralık ayında vefât etmiştir.
Peygamber Efendimiz (S.A.V.)'nin : "Kur'ân okuduğu zaman sesini işittiğinizde
Allah'dan korktuğuna, Allâh'ın lûtfuna ereceğine kanâat getireceğiniz
kimseler, Kur'ân'ı güzel sesle okuyanlardır", hitâbına mazhâr olmak
için bütün gücünü ve ömrünü sarf etmiş olduğu okuduğu Kur'ân-ı Kerîm'den
anlaşılmaktadır. Allah ondan râzı olsun ve rahmet etsin. Makâmını cennet
etsin. Âhirette de onu dinlemeyi nasîb etsin.

(Bilgi sâhibi oldukça ilâve edeceğiz.)
Sayfanın Başına Dön
HÂFIZ SÂMİ EFENDİ

Hâfız
Sami Efendi 1874 yılında Filibe'de doğdu. Hacı Ali Efendi ile Zatiye Hanımın
oğludur. Dedesi Bekir Efendi de çevresinde sesinin güzelliği ile tanınırmış.
Hâfız Sami dört yaşında iken ailesi İstanbul'a göç ederek Fatih semtine
yerleşti. Tezgâhçılar ve Ata mektebinde okurken Hâfız Hüseyin Efendi'den
hıfza başladı ve on iki yaşında hıfzını tamamladı. Hacı Kadri Efendi,
Eğinli Rahmi Efendi ile Muhaddis Hacı Abduş Efendi'den medrese dersleri görerek
"icâzet" aldı. Çeşitli câmilerde imamlık yaptı. Hac'ca
gitti.sonra eski hocası Hacı Hüseyin Efendi'den "ilm-i Kıraat"
okudu ise de bitiremedi.
Mûsikîyi Bolahenk Nuri Bey,
Enderûnî Hâfız Yusuf, Bestenigâr Ziya Bey, Çarşambalı Cemal Efendi, Şeyh
Hacı Edhem Efendi ve Hacı Kirâmî Efendi'den öğrendi. Mûsikîmizin pratik
yönlerini çok iyi kavrayan, özellikle modülasyon ( geçki ) tekniğini ustalıkla
kullanan güçlü bir hâfız ve gazelhandı. Münir Kökten, Sami Efendi'yi
dedesi Zekâi Dede'ye götürerek dinletmiş, genç sanatkârı biraz yoklayan
bu büyük usta sesini ve mûsikî bilgisini beğenmişti. Türk mûsikîsi alanında
ses sanatkârları arasında en büyük seslerden biri olarak bilinir. Çok güzel
bir uslûbla Mukabele, Kur'ân ve Mevlid okurdu. Kısa sürede ün kazanarak ülke
çapında tanınan bir sanatkâr oldu. Kendinden sonra gelen hâfızları ve
gazelhanları etkilemiştir. Ruşen Kam, Bazı sabahlar Mesud Cemil ile
Aksaray'dan Sultanahmet'e gelerek, Sultan Ahmed ve Ayasofya câmilerinde ezan
okuyan Hâfız Sami ve Hâfız Kemal Efendileri dinlediklerini ve orada büyük
bir kalabalığın biriktiğini söylerdi.

Hâfız Sâmi'nin sesi hem
pestlerde hem de tizlerde çok geniş bir sahaya sâhipti ve kesinlikle falso
yoktu. Tizlerde okuduğu zaman sanki sesinin tavanı yokmuş gibi nağmeleri peşpeşe
sıralıyordu.

Hac farîzasını yerine
getirmek üzere Hicâz'a gittiği zaman Hicaz Emîri "Şerif Hüseyin
Efendi" kendisini dinlemiş ve "Evlâdım senin sülâlende mutlaka
bir arab vardır. Kur'ân'ın telâffuzunu böyle okuyabilmek için ancak arab
olmak gerekir" diyerek iltifât etmişti. (Meşhur Hâfız Sâmî, Ali Rızâ
Sağman, 1947) Bu da gösteriyor ki Hâfız Sâmî Kur'ân-ı Kerîm'i sâdece Türk
Mûsikîsi makamlarıyla süslemekle kalmıyor, Arapça olan Kur'ân'ı telâffuzların
hakkını vererek, mahreçlerde (Türk Makamlarını kullanırken mahreçleri
farklı olan kaf, kef, ayın, ha, vav, he gibi harfleri Türkçe harflerin mahreçleri
gibi telâffuz eden ve "ayın" ve "kaf" ları mübâlâğalı
biçimde çatlatan bâzı hâfızlar gibi) mübâlağaya kaçmadan, kırâat ilminin bütün özelliklerini okuyuşuna yansıtıyordu. Türkçe olan sâdece
okuyuş tavrı ve Mûsikîsi idi.

Ne yazık ki bugün elimizde
Kur'ân-ı Kerîm ve ezân okuduğu plâkları yoktur. Fâtih Câmii'nde okuyacağı
zaman sadece İstanbul'dan değil yurdun bir çok yerlerinden onu dinlemeye
gelindiği ve câminin dışarılarda bile yer kalmayıncaya kadar dolduğu bir
dönemde bir çok gazel plâğı doldurmuş olmasına rağmen, Kur'ân'ı bu
kadar güzel okuduğu bilinen bu üstâdımızın plâklara neden Kur'ân-ı Kerîm
okumamış olduğunu düşünmek lâzımdır. Okumuş olup da bunların yurt dışına
dağılmış olma ve Allah Kelâmı'nı "gereken saygı gösterilemez"
endişesiyle plâklara okumadığı ihtimâlini de düşünmek lâzımdır.
Sebepleri çeşitli olabilir. Fakat uzun bir süre ezânın yasak edildiği bir
ülkede herhalde ezânı ve dolayısıyla Kur'ân'ı plâğa okumak cesâret işi
olsa gerektir. Fakat buna rağmen okumuş olup da bunların Amerika ve Avrupa
gibi dış ülkelere çıkmış olabileceği ihtimâlini ve bir gün bir
yerlerden çıkıp geleceği hüsn-i niyetini taşıdığımı da
belirtmeliyim.
Mevcut olan gazel plâkları
okuyuşu, sesi, mûsikî tavrı hakkında yeterli bilgi vermektedir. Türk Mûsikîsi
makamlarını bütün incelikleriyle kullanıyor, her okuyuşunda makâmı târif
ediyordu. "Şevkefzâ" makâmındaki gazeli onun okuyuşunu ifâde
etmek için en güzel örneklerindendir. (hafızsami1) Hele bu sesle ve
tavırla okuduğu Kur'ân-ı Kerîm'i bir de dinleyebilseydik...
Sami Efendi genç sayılabilecek
bir yaşta ( Otuz yaşında ) bir ruh hastalığına yakalandı. Dinlemek
isteyenlere önem vermez, içinden geldiği zaman okurdu. Tedavilerinden bir
sonuç alınamadı. 26 Nisan 1943 tarihinde ablası ile doktora giderken Nişancı
caddesinde öldü. Cenazesi Edirne kapısı mezarlığında şair Bakî'nin
mezarının yanı başına defnedildi.
Yaşadığı sürece büyük
saygı ve sevgiye mazhar olan bu üstâdımıza Allah'dan rahmet diliyor, Onun
okuduğu Kur'ân'ı hiç olmazsa âhirette dinlemeyi nasib etmesini niyâz
ediyoruz. Allah ondan râzı olsun.
(Bilgi
sâhibi oldukça ilâve edeceğiz.)
Sayfanın Başına Dön
ŞEYH MUHAMMED RIF'AT

Şeyh Muhammed Rif'at, Bu yüzyılın başlarında yaşamış ve harikulâde sesi
zihinlerde yer etmiştir. Onun için Mısır'da "Savtü'l
melâike" (meleklerin sesi) denirdi.
Gerçekten de yaptığı nağmeler, tizlerdeki
gırtlak nağmeleri, Kur'ân'ın mûcizevî lafzıyla da birleşince dinleyeni "bu
ancak melek sesidir" diyecek kadar etkiliyordu.
Ses sahası oldukça genişti. Peslerden başladıktan
sonra
gittikçe perdeyi yükseltiyor,
inanılmaz derecede tiz perdelere çok rahat çıkıyor ve bu perdeleri tertemiz
basıyordu.
Sesinin tizlerdeki parlaklığı Hafız Sami'yi
andırıyordu.
Ne mutlu ki bu ses taş plâklara da olsa kaydedilebilmiş, Kahire Radyoları'nda
her gün, değişik sûreler olmak sûretiyle yayınlanmaktadır. Çok sayıda hâfız
yetiştirmiştir. Mısır'ın önemli kurrâlarının pek çoğunu o yetiştirmiştir.

Şeyh Muhammed
Rif'at hakkındaki bildiklerimiz şimdilik bu kadarla sınırlı olmakla birlikte, o
ve diğer hâfızlar hakkında daha geniş mâlûmât yakında verilecektir.

Sayfanın Başına Dön
ŞEYH MUHAMMED SIDDÎK MİNŞÂVÎ
Mısır'ın
en önemli hâfızlarından olan Muhammed Sıddîk Minşâvî, son derece dolgun
ve güçlü bir sese sâhipti. Okurken perdelere hâkimiyeti, sesin de güçlülüğü
ile daha da etkili bir hâle geliyordu. Mustafa İsmâil'de olduğu gibi Minşâvî'nin
de icrâ ettiği nağmeler âyetteki mânâya uygun oluyordu. "Fecr"
sûresi'nin 23-24'üncü âyetlerinde, "O gün cehennem getirilir, insan
yaptıklarını birer birer hatırlar. Fakat bu hatırlamanın
ne faydası var! (İşte o zaman insan) "Keşke hayatım için bir şeyler yapıp
gönderebilseydim!" der, âyetinde "keşke" (yâ leytenî)
kelimesindeki pişmanlık ve çaresizlik ifâdesini öyle bir terennüm ediyor
ki o sahneyi yaşıyor ve yaşatıyordu.

Kur'ân tilâvetine pest
seslerden ve ağır ağır başlardı. Bu da uzun müddet okuyacağı durumlarda
daha tizlere çıkmasını ve daha fazla makam seyrinde bulunmasını sağlıyordu.
Gâyet sâkin başladığı tilâvetin ortalarına doğru iyice coşmaya ve coşturmaya,
dinleyenleri galeyâna getirmeye başlıyordu. "İnfitâr Sûresi" ne
başlarken sâkin başlayıp, sonuna doğru coşmasıyla da (ki âyetin bu kısmında
kıyâmet günü anlatılır) âdetâ kıyâmeti koparırcasına o günün dehşetini,
acıklı hâlini nağmeleriyle anlatıyordu.

Minşâvî'nin tilâvete pest
seslerden başlayıp yavaş yavaş tizlere çıkması ve coşması, iyi takip
edildiği zaman son derece önemli bir öğreticiliğe sâhiptir. Kur'an tilâvetinde
asıl olan da bu şekilde okumaya pest selerden başlayıp, mânâya uygun nağmeler
yapmaktır.
Minşâvî'nin vefâtından sonra adına Mısır'da "Muhammed Sıddîk Minşâvî
Mescidi" yaptırılmıştır. Allah ondan râzı olsun ve rahmet
etsin. Makâmını cennet etsin. Âhirette de onu dinlemeyi nasîb etsin.

(Bilgi sâhibi oldukça ilâve edeceğiz.)
Sayfanın Başına Dön
ŞEYH ALİ MAHMÛD
Şimdilik
elimizde hayâtı ile ilgili bilgi bulunmayan Şeyh Ali Mahmûd, Mısır'ın
ender okuyuş tavrına sâhip üstâdlarındandı. Türk Mûsikîsi'ne it makamları ve
karakteristik perdelerini, Ali Mahmûd'un
da
sıkça kullandığı görülür. Makamları ve perdeleri kullanmasındaki ustalığı takdîre şâyândır.
Perdeler arasındaki geçişler ve ses atlamaları, âdetâ seslerin ve makamların
dizginlerini elinde tutarak istediği gibi hareket ettirdiğini göstermektedir.

Şeyh Ali Mahmûd'un inici bir seyirle, Muhayyer makâmında okuduğu ezân da
enteresân nağmeleriyle öneme hâizdir.

Eldeki mevcûd tilâvetleri
ancak taş plâklardan elde edilmiş kayıtlar olan Ali Mahmûd, aynı zamanda
"kasîde" okuyuşu ile de zirvede olan hâfızlardandır. Kur'ân tilâvetindeki
değişik kırâatlerde tekrar yapılırken kullanılan makam seyirlerinde olduğu
gibi, kasîde okurken de kelimelerde tekrarlar yapıp her tekrarında daha güzel
ve farklı nağmeler yapması, bir kelime hattâ harf üzerinde nağmeleri istediği
gibi kullanabilmesi, mûsikî ve ses kullanımı konusunda ne kadar mâhir olduğunu
ortaya koymaktadır.

Allah onu geniş rahmetiyle kucaklasın ve bizi de âhirette berâber eylesin.
(Bilgi sâhibi oldukça ilâve
edeceğiz.)
Sayfanın Başına Dön
HÂFIZ MECİD EFENDİ
|
|
HÂFIZ MECİD EFENDİ'NİN MEVLİD-İ
ŞERÎF KAYITLARI |
|
 |
|
|
Hafız Mecid Efendi bilhassa mevlid konusunda en çok muvaffak olan üstadlardan
biridir. Sesi gayet gür ve vüs'ati fazlaydı. İlk anda sesi boğuk gibi görünürse
de değildir. Bu sesinin gür ve dolgun oluşundandı. Falsosuz bir icrâsı
vardı. Orijinal nağmeler yapardı. Tiz perdelerde sürekli okumazdı. Tizleri
nağmenin seyrine göre sıçrama şeklinde gösterirdi. Fakat sesi gâyet
gür ve tok olmasına rağmen bir çok tenorun bile çıkaramayacağı
tiz perdeleri çok rahat ve düzgün bir şekilde icrâ ediyordu.
Hafız Mecid aynı zamanda mûsikîşinastı. Saz da çaldığı için
perdeleri çok iyi tanır, makamları çok iyi kullanır,
perdeler arasında akla gelmeyecek geçişler yapardı. |
|
(Bilgi sâhibi oldukça ilâve
edeceğiz.)
Sayfanın Başına Dön
HÂFIZ KEMÂL
Hâfız Kemâl de bilhassa mevlid okumada oldukça muvaffak olmuştu.
Sesi dâvûdî, pestlerde kaba, tizleştikçe incelen, muhrik, falsosuz, gâyet
tatlı, oldukça makbul bir sesti. Nağmelerindeki asalet yağdan kıl
çeker gibi zarif uzatmalar ve pek tatlı kavisler doğrusu her türlü
övgünün üstündeydi.
Fazla mûsikî bilgisi olmamasına rağmen
( Ali Rızâ Sağman, Meşhur Hâfız Sâmi ) okuyuşu mükemmeldi. Gazel plâkları
yanında mevlid'i de plâklara okuma fırsatını bulmuş,
biz dinleyenleri de o devrin icrâ tavrı hakkında bilgi sâhibi etmiştir. Allah rahmet eylesin.
(Bilgi sâhibi oldukça ilâve
edeceğiz.)
Sayfanın Başına Dön
ŞEYH ABDÜLBÂSID MUHAMMED ABDÜSSAMED
Mustafa
ismâil ve Muhammed Sıddîk Minşâvî'nin talebeleri olan Abdüssamed,
onlardan öğrendiği okuyuş tavırlarını kendi sesinin özelliklerine
uygun olarak ustaca kullanmış, sâhibi olduğu kırâat ilmini icrâya
koyarken Cenâb-ı Hakk'ın kendisine vermiş olduğu bu eşsiz sesin şükrünü
edâ edercesine Kur'ân'ı sesinin bütün güzellikleri ile süslemeye gayret
etmiştir.
Sesindeki olağanüstü güzelliğin yanı sıra,
nefesini de çok iyi kullanıyordu. Bir nefeste gâyet tizlerden birkaç satır
okuyabiliyordu.

1988'de Hakk'ın rahmetine kavuştu. Allâh ondan razı olsun ve makâmını
cennet eylesin.

(Bilgi sâhibi oldukça ilâve
edeceğiz.)
Sayfanın Başına Dön
Tasarım & Grafik: Web-master:
yavuz@greydesign.net,
2002, ISTANBUL, TURKIYE
Bu siteyi en iyi
IE4.0 ve üzeri browser, 1024x768 ekran genişliği
ve yüksek renk modunda izleyebiliriniz.