MÛSİKÎDE HZ. PEYGAMBER SEVGİSİ

        Âlemlerin rabbi Allah’a (C.C.) hamd, onun rasûlü, sevgilisi, kâinâtı onun aşkına yarattığı, varlık sebebimiz, sevgililer sevgilisi, güzeller güzeli, biricik önderimiz, efendimiz (S.A.V.) hazretlerine sonsuz salât ü selâmlar eder, şefâatini dileriz.

        Asr-ı saâdetden itibâren yayılmaya başlayan İslâm, ulaştığı yerlerin kültürleriyle mezc olarak, edebiyattan mûsikîye, hüsn-i hatdan mîmârîye bütün san’atlarda medeniyet oluşturmuştur.

        Aslında bu sanâtların hepsi Allah ve Efendimiz (S.A.V.)’in aşkıyla gelişme göstermiş, bu sâyede ölümsüz eserler meydana gelmiştir.

        Kur’ân-ı Kerîm’deki “Allah ve melekleri peygambere salât ederler. Ey îmân edenler, siz de ona teslimiyetle salât ve selâm ediniz.” Buyruğu ve bu mânâda başka âyet-i kerîmeler Efendimiz’in aşkıyla bir çok sanat alanında sayısız eserlerin meydana getirilmesine sebep olmuştur.

        İslâm Mûsikîsi de bu vesîleyle gelişme göstermiştir. Efendimiz’in “Kur’ân’ı seslerinizle süsleyiniz” buyruğu ve ezânı, sesi güzel olan Hz. Bilâl-i Habeşî’ye okutması okutması, güzel ses ve nağmelerin önemini vurgularken, mûsikî ilminin gelişmesine ve zamanla bir çok formlar ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır. Efendimiz’in çeşitli vesilelerle mûsikîyi teşvik ettiğini, kendisi hakkında söylenen kasîde, gazel, şiirler veya ilâhîleri ve bunları icrâ edenleri taltif etdiğini de biliyoruz. Bunların en bilinen örnekleri Mekke’den Medîne’ye hicreti esnâsında Medîneli hanımların Efendimiz’i karşılamak için ellerinde deflerle söyledikleri “Talea’l bedru aleynâ” adlı ilâhî ve Kâ’b bin Züheyr’in yazdığı “Kasîde-i Bürde” dir ki Efendimiz Hz. Ka’b’ı taltif için hırkasını çıkarıp vermiş ve bu şiire “Kasîde-i Bürde” (Hırka Kasîdesi) denilmiştir. Onun sevgisini ifâde etmede yetersiz kalınacağı düşüncesi gayretleri artırmış ve ölümsüz eserler meydana gelmiştir.

        Osmanlı Medeniyeti bu san’atları kendi kültür dairesinde şekillendirmiş, Cenâb-ı Allah’ın yarattığı her şeyde O’nun kudretinin görülebildiği gibi, meydana getirilen eserlerde de Allah ve Hz. Peygamber aşkı görülür hale gelmiş, dolayısıyle sanatın Allah ve Peygamber aşkı demek olduğu ifade edilmiştir.

        Dolayısıyla bu mûsikînin formları, İslâm Edebiyatının Efendimiz (S.A.V.)’den ve Allah (C.C.) aşkından bahseden en nâdide eserlerinin, formların özelliklerine göre toplu veya tek icrâcı tarafından icrâ edilmesiyle asırlarca Allah ve Rasûlullah aşkını kat kat artıran bir unsur olmuştur. Osmanlı coğrafyasının geniş olması hasebiyle Osmanlı Kültürünün içinde olan diğer İslâm ülkelerinde de çok mühim eserler yapılmış bilhassa Mısır’da çok önemli icrâcılar gelmesi sonucu unutulmaz eserler verilmiştir. Türk Dînî Mûsikîsi’nde bilhassa İstanbul’da tekke ve câmi mûsikîsi gelişmiş Osmanlı’ya has tekke ve câmi mûsikîsi formları oluşmuş, çeşitli icrâ tavırları meydana gelmiştir. Tekke ve câmideki okuyuşlara mahsus hece ve nağme vurguları ile gırtlak nağmeleri ile şekillenen bu icrâ tavırları “meşk” denilen, usta-çırak ilişkisi ile; “fem-i muhsin”den yâni iyi ve doğru icrâ eden bir ağızdan ta’lim edilmek sûretiyle üslûplaşmıştır. Güftelerin çoğunun Arapça Farsça terkiplerden oluşması ayrı bir birikim gerektirmektedir. Mûsikîmizdeki icrâ tavrının, bilhassa dînî eserlerdeki tavrın bu şekilde olduğunu eski icrâcıların arşivlerde mevcut olan kayıtlarında görmekteyiz. Hânendelere eşlik eden sâzendelerin de aynı icrâ tavrıyla eşlik ettikleri görülmektedir. Ulaşılabilen en eski kayıtlarda bile bu icrâ tavrının mevcut olması, Türk Mûsikîsinin icrâ tavrının nasıl olması gerektiğini ortaya koymakta, dolayısıyla bu icrâlar yapılacak yeni icrâlara da ufuk olmaktadır..