Beşir Ayvazoğlu

Kazan kazan, ben kepçe!

          Kazan'a giden her Türk gibi, benim de ilk görmek istediğim yer, elbette Kremlin, özellikle Süyüm—Bike minaresiydi. Kazan Hanlığı döneminde ahşap surlarla çevrili olan Kremlin, yani iç kale, Ruslar tarafından kârgir olarak yeniden inşa edilmiş. Camileri, medreseleri, sarayları, kütüphaneleri, hanları, hamamlarıyle mamur bir medeniyet merkezi olan Kazan, taş taş üstünde bırakılmamacasına yakılıp yıkılmıştır. Tek istisna: Han Mescidi'nin Süyüm—Bike adıyla tanınan minaresi. Fotoğrafta solda Süyüm—Bike minaresi, sağda ise bir Türk firması tarafından inşa edilmekte olan Kul Şerif Camii görülüyor.

          Şimal Türklerinin büyük şehri Kazan, adıyla bende hep sıcak, fakat dâüssılalı duygular uyandırmıştır. Başka bir yazımda da ifade etmiştim; bu duygular belki de ilk gençlik çağımda beni heyecandan heyecana sürükleyen safdilâne Turancılığımdan kalmadır. Bunun için olmalı, Tataristan Hava Yolları'nın insana ürküntü veren büyük uçaklarından birinde, üç saat boyunca, koltuklar birbirine çok yakın olduğu için büzülüp kasılmış bir halde oturmak zorunda kalmama rağmen eve dönüyormuşcasına mutluydum. 'İtil—suyu'nu, Süyüm—Bike minaresini, Süyüm—Bike'lerin, Çura Batır'ların, Şahabeddin Mercanî'lerin, Rızaeddin Fahreddin'lerin, Abdullah Tukay'ların, Ayaz İshakî'lerin yaşadığı toprakları görecektim.
          İdil—Ural bölgesi, İdil—Bulgar hanı Almış Han'ın Abbasi halifesi Muktedir Billâh'a elçiler göndererek din adamları ve mimarlar istediği 922 tarihinden itibaren İslâm medeniyetinin bellibaşlı gelişme merkezlerinden biri oldu. Milattan sonraki ilk asırlarda bu bölgede görülmeye başlanan Hun Türklerinin kalıntıları, Bulgar Türkleri, çeşitli zamanlarda gelen Kıpçaklar, Moğol menşeli bazı kavimler ve bölgedeki muhtelif halkların karışımından oluşan ve Kıpçak Türkçesi ağırlıklı bir dil konuşan Tatarlar, Altınordu hanlarından Uluğ Muhammed'in 1437 yılında Kazan civarına gelmesiyle yeni bir siyasî organizasyona kavuştular. Kazan Hanlığı, Bir Türk—Moğol imparatorluğu olan Altınordu'nun devamı sayılabilecek bir devletti ve yaklaşık yüz elli yıl boyunca Ruslara karşı büyük mücadele verdi.
          Süyüm—Bike'nin acıklı hikâyesi
          Kazan'a giden her Türk gibi, benim de ilk görmek istediğim yer, elbette Kremlin, özellikle Süyüm—Bike minaresiydi. Kazan Hanlığı döneminde ahşap surlarla çevrili olan Kremlin, yani iç kale, Ruslar tarafından kârgir olarak yeniden inşa edilmiş. Camileri, medreseleri, sarayları, kütüphaneleri, hanları, hamamlarıyle mamur bir medeniyet merkezi olan Kazan, taş taş üstünde bırakılmamacasına yakılıp yıkılmıştır. Tek istisna: Han Mescidi'nin Süyüm—Bike adıyla tanınan minaresi. Üstüste kare planlı iki kattan sonra sekizgen planlı katlarla incelerek yükselen ve Ruslar tarafından muhtemelen tarassut kulesi olarak kullanılan tuğladan yapılmış bu görkemli minarenin Hanlık döneminden kalma bir eser olduğuna inanmayanlar da var.
          Süyüm—Bike, rivayete göre, Ruslara teslim olmadan önce kendisinin yaptırdığı Han Mescidi'nde namaz kılıp gözyaşları içinde dua etmişti. Galiba, en iyisi, bu talihsiz Bike'nin trajik macerasını baştan anlatmak:
          Rusların, Kazan Hanlığını Şah Ali gibi bazı muhteris ve zayıf karakterli Tatar beylerini çeşitli yollarla elde ederek içten çökertmeyi başardıklarını öncelikle belirtmekte fayda vardır. Ardı arkası gelmez saldırılarla zaten güçsüz düşen Hanlık, bu beyler tarafından âdeta Rusya'ya peşkeş çekilmiştir. XVI. asrın ortalarına gelindiğinde İdil'in sağ tarafındaki dağlık bölge (taw yağı) Rusya'nın nüfuzu altına girmiş bulunuyordu. O sırada Kazan'da kargaşa ve siyasî istikrarsızlık had safhadaydı. Çok değerli ve vatansever bir han olan Safa Giray ölmüş, yerine oğlu Ötemiş Giray han ilan edilmişti. Ancak Ötemiş henüz çok küçük olduğu için ülkeyi annesi Süyüm—Bike idare ediyordu.           Bütün bu olumsuz şartlara rağmen, Rusların Kazan üzerine yaptıkları birkaç sefer bozgunla sonuçlanmıştır. Bunun üzerine Korkunç İvan, Züye çayının İdil nehrine döküldüğü yerde müstahkem bir hisar yaptırarak 'taw yağı'nı bütünüyle denetimi altına aldı. Artık Kazan Hanlığı'na istediği şartları kabul ettirebilecek duruma gelmişti. Hisarın inşası biter bitmez, dağlık bölgedeki hakimiyetinin tanınmasını, Ötemiş Han ile vasisi Süyüm—Bike'nin Moskova hükümetine teslim edilmesini ve Kazan'daki bütün Rus esirlerinin serbest bırakılmasını istedi. İş başındaki beyler bu ültimatomu kabul etmekten başka çare görememiş ve Süyüm—Bike ile oğlu Ötemiş'i 11 Ağustos 1551'de Ruslara teslim etmişlerdir.
         
Kazan'a son bakış

          Kazan'dan ayrılmadan önce Han Mescidi'nde namaz kılıp gözyaşları içinde dua ettikten sonra eşi Safa Giray'ın kabrine giden Bike, saçlarını yolup çırpına çırpına ağlayarak şunları söyler:
          'Ey padişahım, görüyor musun? Senin sevgili hatunun ile oğlunu düşmanlar tutsak sıfatıyla alıp götürüyorlar. Niçin bizi yer yüzünde bıraktın da kendin yer altına gittin? Bizi Moskova padişahına tutsaklığa veriyorlar. Benim onunla mücadele etmek için gücüm ve kuvvetim yetmiyor, yardımcım da yoktur. Ey sultanım, aç bana mezarını, bu kabirde her ikimize de yer bulunsun, genç karını yanına kabul et! Hatunun sabrından başka dindekiler istifade etmesinler! Kaygılarımı kime devredeyim? Oğlum gençtir, babam ise uzakta, karşımdaki Kazan ahalisi ise yeminlerini bozdular (...) Şimdiye kadar ben bir kraliçe idim, şimdi ise kaygı dolu fakir bir cariye olacağım. Benim artık ağlayacak halim kalmadı, göz yaşlarım hep aktı gitti, gözlerim kör oldu, sesim kısıldı!'
          Süyüm—Bike'nin kendisini Moskova'ya götürecek gemiden Kazan'a son defa bakarak söylediği şu sözler de kayıtlara geçmiştir:
          'Keder ve kan dolu şehir, sana kaygı ve hasret olsun! Başından tâcın düştü; efendi iken köleliğe indin, şöhretin bitti, halsiz kaldın ve yere serildin. Nerede senin sultanların ve onların meclis bayramları? Nerede senin hatun ve kızlarının rahat ettiği günler? Şehrin içinden o zaman bal nehirleri akardı, şimdi ise kan su gibi akıyor. Nereden bulayım sivri kanatlı, güçlü kuvvetli bir kuşu babama göndermek için?'
          İdil üzerindeki iskeleye kadar gelen ahalinin gözyaşları içinde uğurladığı Süyüm—Bike, Moskova'da, Korkunç İvan'ın baskısıyla Kazan'ın eski hanlarından Rusya taraftarı Şah Ali'yle evlenmek zorunda bırakılacaktır. Talihsiz Bike ve Aleksandr adı verilen oğlu Ötemiş'in manevi işkenceye fazla dayanamadıkları söylenir. Ilgaz Vahap'ın İstanbul'da yayımlanan Sevim Bike (1945) adlı romanına göre, Süyüm—Bike oğlundan ayrıldıktan sonra âdeta kendi kendini ölüme mahkum ederek kısa sürede mum gibi eriyip gitmişti. Ötemiş ise öldüğünde henüz sekiz yaşındaydı.
          Kul Şerif Camii
          Tatar beyleri, Korkunç İvan'ın sözünde durmayacağını anladıklarında iş işten geçmiştir. Kazan'ı dört taraftan kuşatan güçlü Rus ordularına karşı tarihin en yiğitçe savunmalarından birinin yapıldığı biliniyor. Uzun bir muhasara sonunda patlatılan lağamlarla açılan gedikten içeri giren Rusların yaptığı katliam, İvan Grozni'nin lâkabına yaraşır niteliktedir. Sadece erkekleri değil, kadın ve çocukları da kılıçtan geçirip bütün camileri, medreseleri, sarayları, kütüphaneleri, hanları, hamamları yaktırıp yıktırarak taş taş üstünde bırakmayan Korkunç İvan, sadece Süyüm—Bike minaresine dokunulmasına izin vermemiştir. Yukarıda belirttiğimiz gibi, belki tarassut kulesi olarak kullanmak için, belki de kendisini gururlu davranışıyla aşağılayıp vatanseverliğiyle etkileyen Süyüm—Bike'ye duyduğu gizli saygının bir nişanesi olarak...
          Ruslar şehre girdikten sonra yapılan sokak muharebelerinin en şiddetlisi Kul Şerif Camii ile medresesi civarında cereyan etmişti. Kazan'ın ruhani lideri Seyyid Kul Şerif, burada canını dişine takarak savaşmış ve bütün medrese öğrencileriyle birlikte şehit düşmüştür. Kazan'ın en büyük camii olan Kul Şerif Camii'nin sekiz minareli olduğu ve Moskova'da Kazan'ın zaptı şerefine yaptırılan sekiz kuleli Vasiliy Kilisesi'nin bu camiye benzetilerek yapıldığı söylenir. Kulelerin merkezî bir kubbe etrafında toplanması ve bütün kulelerin tepesinde şarkkâri kubbelerin bulunması bu tesiri açık bir biçimde gösterir. Vasily kilisesini yapan mimar, ahşap Kazan surlarını taşa çevirmekle görevlendirilen, bu arada Kazan mimarisini yakından inceleme fırsatı bulan bir mimardı. Esasen Rusların Altınordu'dan ve Kazan Hanlığı'ndan çok etkilendikleri bilinen bir gerçektir. Askerî teşkilatın bütünüyle Türklerden alındığını, o tarihlerde Rus kaynaklarında kullanılan Türkçe kelimeler açıkça gösterir. XVI. yüzyılda Türk kıyafetleri de taklit edilmiştir; öyle ki Moskova'da yaşayan bir Bizanslı, arkadaşlarına yazdığı bir mektupta şöyle yakınır: 'Böyle giderse Moskovalılar yakında sarık da sarmaya başlarlar!'
          Süyüm—Bike gibi hiç unutulmayan Seyyid Kul Şerif, zamanla Tatar kimliğinin vurgulandığı en önemli figürlerden biri haline gelmiştir. Bugün Kremlin'de yapımına devam edilen ve Kazan'ın kuruluşunun 1000. yıldönümünün kutlanacağı 2005'te açılışı yapılacak olan dört minareli caminin adı Kul Şerif. Bir Türk firması tarafından yapılan bu camii, bir bakıma Kul Şerif'in dört yüz elli yıl sonra dirilişi ve Tatar kimliğinin yeniden inşası olarak anlamak gerekiyor.
          Rus Kazan'ı
          Sadece bir halkı değil, bir medeniyeti yeryüzünden silmek için akıl almaz bir kinle saldıran Rusların Kazan'ı ele geçirdikten sonra başlattıkları katliamdan kurtulabilenler, bataklık ve ormanlara kaçarak gizlenmiş, daha sonra Başkurdistan, Kazakistan ve Sibir'e sığınmışlardı. Tatarlar, Kazan'ı geri almak için bir süre kahramanca savaştılarsa da, başarılı olamadılar. Kazan bu tarihten sonra hızla Ruslaştırıldı ve Rus kültürünün en önemli merkezlerinden biri haline getirildi. İdil artık Volga'ya dönüşmüş ve Rusya ekonomisinin can damarı olmuştu. Ruslar Hazar'a bu muhteşem nehri kullanarak ulaştılar ve Osmanlılarla karşı karşıya geldiler.
          Unutmadan söylemeliyim: Rusların İdil—Ural bölgesine ne kadar önem verdiklerini göstermek üzere 1804 yılında kurdukları, Şimal Türklerinin uyanışında doğrudan değilse de, dolaylı olarak rol oynayan Kazan Devlet Üniversitesi, hâlâ Rusya Federasyonu'nun en önemli üniversitelerinden biridir. Büyük matematikçi Lobaçevski'nin 1827 yılından itibaren yirmi yıl rektörlük yaptığı bu üniversitede, Tolstoy ve Lenin gibi ünlü şahsiyetlerin de okuduğunu söylersem, herhalde önemi daha iyi anlaşılır. Birçok yerde devrilen Lenin heykelleriyle Kazan'da hâlâ sık sık karşılaşılması bu yüzden olsa gerek. Kazan, bol heykelli bir şehir. Üç günlük gezimiz sırasında Lobaçevski'den Puşkin'e, Lenin'den Tukay'a kadar, bir yığın ünlünün heykeliyle karşılaştık.
          İnsan, Kazan adının uyandırdığı çağrışımlar dolayısıyla daha Türk bir şehir bekliyor, ama karşısına çıkan, dev binaları, geniş caddeleri, meydanları, heykelleri, kubbeleri maviye, gövdeleri beyaza boyanmış kiliseleriyle büyük ve karakteristik bir Rus şehri. Seyahatimizin ikinci günü sabahı, Milliyet'ten Naki Özkan, İstanbul'da bazı Arap televizyonlarının temsilciliğini yapan Abbasi Bey ve ben, şehre daldık, Kazan kazan biz kepçe, yürüyerek birkaç saat gezip fotoğraf çektik. Bir şehri yürüyerek gezmedikçe doğru algılamak mümkün değildir.
          Pugaçev isyanından sonra
          Kazan ve civarındaki Türklük izleri öylesine silinmişti ki, Şimal Türkleri, XIX. yüzyıl sonlarına kadar, bir zamanlar yaşadıkları parlak medeniyet hakkında Endülüslü bazı Arap tarihçilerinin eserleriyle Rusya'nın resmî kayıtlarındaki eksik bilgilerden başka bilgiye sahip değillerdi. Mezartaşları bile yerlerinden sökülüp tarihî hâfızası dümura uğratılan ve birkaç yüzyıl, sürekli baskı altında tutularak Kazan etrafındaki kırk kilometre karelik sahaya sokulmayan Kazan Türkleri, ancak 1774'te çıkan Pugaçev isyanından sonra rahat nefes alabildiler; I. Katherina, Tatar, Başkurt ve Çuvaş Türklerinin önemli rol oynadıkları bu isyanı bastırmasına rağmen Türklere bazı dinî ve iktisadî tavizler vermek zorunda olduğunu hissetmiştir. 1778'de bir kararname ile Orenburg'da bir müftülük kurularak İslamiyet resmen kabul edilmiş, ayrıca cami, mescid, mektep ve medreselerin kurulmasına izin verilmiştir. O tarihte yapılan mescidlerden biri, bugün de ibadete açık bulunan Mercani Mescidi'dir. Büyük fikir adamı Şahabeddin Mercanî'nin imamlık yaptığı bu mescidi (Kazan Türkleri cami kelimesini pek kullanmıyorlar) Kazan'a vardığımız günün akşamı ziyaret ettik. Değişik mimari üslubuyla dikkati çeken bu iki katlı caminin minaresi, çatının tam ortasından yükseliyor.
          Uyanış devri
          Baskı devirlerinde dine ve tasavvufa sarılarak Ruslara benzememeyi kendilerine ilke edinen ve bu yolla kültürlerini korumayı başaran Tatarlar, üç asır boyunca kendi içlerine kapandıkları için dünyada olup bitenlerin dışında kalmışlardır. Ancak Kazanlı tacirler, Rus yayılmacılığına karşı duyulan tepki dolayısıyla Rus tacirlerine geçit verilmeyen Türkistan hanlıklarına rahatlıkla girebiliyorlardı; böylece Kazanlı zengin iş adamları ortaya çıkmış, bu zenginlik çok geçmeden kültür ve eğitime de yansımıştı. Matbaacılık alanında da ciddi hamleler yaparak din, dil ve tarih konularında eserler yayımlamaya başlayan Tatarların uyanışı çok hızlı oldu. Bu uyanışta, Şahabeddin Mercanî, Kayyum Nasırî, Hüseyin Feyizhanî, Rızaeddin Fahreddin gibi, dinde ve eğitimde reformu savunan Tatar aydınlarının rolü büyüktür. Özellikle, Cedidciliğin öncülerinden olan Mercanî, Gulâletü'z—zamân fî târihi Bulgar ve Kazan (1877) ve Müstefâdü'l—ahbâr fî ahvâli Bulgar ve Kazan (1885—1900) gibi eserleriyle, Rusya Türklerinin unutulmuş tarihini büyük ölçüde gün ışığına çıkarmıştı. Kırım'da Tercüman gazetesini çıkaran ve fikirlerini 'Dilde, fikirde, işte birlik' prensibi etrafında geliştiren Gaspıralı İsmail Bey'in de Tatar aydınları üzerinde derin etkileri vardır.
          Uyanış devrinde Kazanlı aydın ve tüccarlar İslam dünyasıyla yakın ilişkiler kurmuşlardır. Hacca giderken mutlaka uğradıkları İstanbul'da ziyaret etmeyi ihmal etmedikleri bir yazar vardı: Ahmed Midhat Efendi. İstanbul'a özellikle okumaya gelen Tatar gençlerini ülkelerine geri dönmeleri şartıyla himaye eden ve onlara mutlaka Rusça öğrenip gazete çıkarmalarını tavsiye eden Ahmed Midhat Efendi, Fatih Kerimî'yi manevi evlat edinmişti. Önemli bir Tatar şairi olan ve üstadının tavsiyesine uyarak İdil—Ural'ın en önemli gazetesini, Vakit'i çıkaran Kerimî'nin Kazan'daki evini tesadüfen gördük ve fotoğrafını çektik.
          Ve 1917
          Ne var ki, bu uyanışın sonuçları alınmadan 1917 devrimi gelip çatar. Gerçi 1917 yılında Kazan'da toplanan kurultay İç Rusya ve Sibirya Müslüman Türk—Tatarlarının medeni muhtariyetini ilan etmiştir, ama Çarlık günlerini aratacak gelişmeler kapıdadır. Başında Sadri Maksudî'nin [Arsal] bulunduğu bu siyasî teşkilat bir süre sonra Ufa'ya taşınır ve serbest seçimlerle yüz yirmi kişilik bir Millet Meclisi kurarak İdil—Ural Devleti'ni ilan eder. Bir yıl geçmeden bu meclis dağıtılacak ve Bolşevikler tarafından Sosvyet Sosyalist Tatar—Başkurt Cumhuriyeti ilan edilecektir. Rusya'daki iç savaş bittikten sonra, bu projeden vazgeçen Bolşevikler, Başkurt ve Tatar muhtar cumhuriyetilerini ilan edererek İdil—Ural bölgelerini küçük parçalara ayırırlar. Bu durum devrimin önemli isimlerinden olan Mirseyit Sultan Galiyev'i ve onun gibi düşünen Tatar aydınlarını çok rahatsız etmiştir. Ancak başta Galiyev olmak üzere, Başkurt ve Tatarların haklarını savunan bütün aydınlar, Stalin devrinde ortadan kaldırılacaktır. Ruslar, 1956 yılına çok ağır bir baskı altında tuttukları Tatarlar'ın alfabelerini değiştirip temel kültür kaynaklarını yasaklayarak XIX. asırda ve XX. asır başlarındaki uyanışın sürekliliğini engellemişlerdir. Daha da kötüsü, başta Çura Batır ve Kozıcak destanları olmak üzere, Tatarların kimliklerini vurgulayabilecekleri bütün önemli metinler ve figürler yasaklanmıştır. Sovyet yönetimi, sadece Abdullah Tukay adının yaşatılmasına göz yummuştur.
          Milli Şair: Abdullah Tukay
          Ekim Devrimi'nden dört yıl kadar önce, genç yaşta ölen Abdullah Tukay, belki de Ruslarla iyi geçinme yolunu seçtiği ve yazı dilinde İstanbul Türkçesini esas almak gerektiği fikrini savunan Gaspıralı'ya karşı çıktığı, hatta bazı şiirlerinde milliyetçiliği ağır bir biçimde eleştirdiği için sembol haline getirilmesine göz yumulmuş güçlü bir şairdir. Yazı hayatının başlarında Osmanlı Türkçesine yakın bir Türkçeyle şiirler yazdığı halde, daha sonra Tatar Türkçesine dönmüş ve 'Biz Tatar'dık ve öyle kaldık. Türkler İstanbul'dadır, biz ise buradayız' diyerek Gaspıralı'nın ısrarla savunduğu ortak edebî dili benimsemediğini açıkça ifade etmiştir.
          Sovyet döneminde Tatarların kimliklerini korumak için atıfta bulunabildikleri birkaç sembol isimden biri olan Abdullah Tukay'ın 'Tugan Til' (ana dil) adlı şiiri bestelenmiş ve bir çeşit milli marş olarak benimsenmiştir. Milletlerarası Volga—Ural Bölgesi İslâm Medeniyeti Sempozyumu çerçevesinde bir konser veren Lâlezar Topluluğu'nun Tatarca seslendirdiği bu besteyi dinlerken Tatarların nasıl duygulandıklarına şahit oldum. Bazıları da gözyaşlarını tutamadılar.
          Kazan'da büyük, tarihî bir bina Abdullah Tukay Müzesi olarak düzenlenmiş. Seyahatimizin ikinci gününde Zaman gazetesi temsilcisi Tufan Doğan'ın kılavuzluğunda ziyaret ettiğimiz bu müzede, Tukay'ın özel eşyaları, kitapları, fotoğrafları, yazdığı gazeteler vb. sergilendiği gibi, özel düzenlemeler ve büyütülmüş fotoğraflarla şairin hayatı, yaşadığı şehirler ve mekânlar tanıtılıyor. İstedikleri oldu, içeri adımımızı atar atmaz, çok değer verilen ve sembol niteliği taşıyan şairin hâtırasını yaşatmak amacıyla hazırlanmış bir mekâna girdiğimizi hissettik. Ziyaretimizden memnun kalan müze müdürü, millî şair kabul ettikleri Tukay'ı büyük bir heyecanla anlattı. Şairin çocukluğunu ve ilk gençliğini yaşadığı Kırlay'da da bir Tukay Müzesi varmış; tabii fazla zamanımız olmadığı için Kırlay'a yolculuğu göze alamazdık.
          Kimliklerini yeniden inşa sürecini yaşayan ve kendi tarihlerine ait en ufak kalıntıları ve objeleri bile derhal korumaya alan Tatarlarda müzecilik çok gelişmiş görünüyor. Milletlerarası Volga—Ural Bölgesinde İslam Medeniyeti Sempozyumu'nun yapıldığı Milli Kültür Merkezi'nde etkileyici bir Tatar Tarih Müzesi var. Onların bu gayretini görünce, insan ister istemez kendi ülkesindeki tarihî eserlerin kıymetini ve bu eserleri vandalca tahrip edenlerin nasıl bir gaflet ve dalâlet içinde olduklarını daha iyi anlıyor.
          Kısa adı IRCICA olan İslam Tarih Sanat ve Kültür Araştırma Merkezi tarafından Tataristan İlimler Akademisi'ne bağlı Tarih Enstitüsü'yle ortaklaşa düzenlenen, Volga—Ural bölgesinde İslâm Medeniyeti meselesinin bütün yönleriyle ele alındığı milletlerarası sempozyum, bu bakımdan Tatarlar için ayrı bir önem taşıyordu. IRCICA Genel Direktörü Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu'nun gayretleriyle gerçekleştirilen ve benzerleri daha önce İslamâbâd, Sofya ve Baku gibi şehirlerde yapılan bu sempozyum, eğer bir engel çıkarılmazsa, geleneksel hâle getirilerek Tatar kimliğinin yeniden inşasında önemli rol oynayacak.
          Tatar—Türk liseleri
          Seyahatimizin üçüncü gününde, Tatar—Türk Ekonomi Lisesi'ni ziyaret ettik. Müdür İrfan Uzundemir'in verdiği bilgiye göre, Rusya çapında yapılan bilim olimpiyatlarında önemli başarılar kazanan ve dört yıldır mezun veren bu lisenin bütün mezunları üniversiteye girmiş. Yaz tatili başladığı için ne yazık ki öğrencilerle konuşma imkânı bulamadık.
          İdil—Ural bölgesindeki okullardan sorumlu olan Ömer Ekinci, Kazan'da biri Kız Lisesi olmak üzere üç Tatar—Türk Lisesi bulunduğunu, Tataristan çapında açtıkları lise sayısının ise yedi olduğunu söyledi. Çuvaşistan'da da bir lise varmış. Başarılarıyla göz doldurdukları için her yıl kapasitelerinin çok üzerinde başvuruyla karşılaştıklarını söyleyen Ekinci, bu liselerde Tatar gençlerinin alkolizmden uzak durduklarını, dürüst, vatansever ve bilgili gençler olarak yetiştiklerini söyledi. Kazan'ın en büyük caddesi olan Bauma'da ellerinde içki şişeleriyle gezinen ve su yerine bira ve votka içen sarhoş Tatar gençlerini görünce, halkın Tatar—Türk liselerine niçin rağbet ettiği daha iyi anlaşılıyor.
          Rusça—Tatarca yayımlanan ve yedi bine yaklaşan tirajıyla Tataristan'da hayli etkili bir gazete olan Zaman'ın yöneticisi ise sempatik bir Karadenizli: Tufan Doğan. Üç gün boyunca beni ve Milliyet'ten arkadaşım Naki Özkan'ı arabasıyla gezdirdi. Onun sayesinde Kazan'da görmediğimiz yer kalmadı dersem, inanın.
          Hasılı, Kazan'ı sevdim. Belki bir gün, bir daha...

          TUGAN TİL
         
İy tugan til, iy matur til, etkem—enkemnin tili
          Dünyada kıp nerse bildik sin tugan til arkılı.
          İn ilik bu til bilen enkem bişikte küylegen
          Annarı tünner buyi ebkem hikeyet süylegen
          İy tugan til! hervakıtta yardemin birlen senin
          Kiçkineden anlaşılgan şatlıgım, kaygım minim
          İy tugan til! Sinde bulgan in ilik kılgan dugam
          Yarlıkagıl, dip, üzim hem etkem—enkemni, Huda'm.
          Abdullah Tukay

          ANADİL
          Ey anadil, ey güzel dil, anam—babamın dili,
          Dünyada, ne bildimse senin sayende bildim.
          En evel bu dille annem ninni söylemiş
          Sonra geceler boyu ninem masal söylemiş.
          Ey anadil! Her vakit senin yardımınla
          Hissederim küçükten beri sevinci ve kaygıyı.
          Ey anadil! Seninleydi ettiğim ilk dua:
          Affet, demiştim, beni ve anam—babamı Tanrım!

                                                                                                                         ( Aksiyon Dergisi, 2001 )  

b.ayvazoglu@aksiyon.com.tr

 

 


Tasar
ım & Grafik: Web-master: yavuz@greydesign.net, 2002, ISTANBUL, TURKIYE
Bu siteyi en iyi IE4.0 ve üzeri browser, 1024x768 ekran genişliği ve yüksek renk modunda izleyebilirsiniz.
Her hakkı saklıdır.