Beşir
Ayvazoğlu
Neyzen
Halil Dikmen
Halil
Dikmen'in aynı zamanda kudretli bir neyzen olduğunu galiba Kütahyalı
ressam ve neyzen Ahmet Yakupoğlu ile 1980'lerin sonunda yaptığım
bir röportaj sırasında öğrenmiştim.
Yakupoğlu,
ney hocasından o kadar büyük bir saygıyla ve hayranlıkla
söz etmişti ki, meraka kapılmamak imkânsızdı. Neyzen
Niyazi Sayın'la Mimar Turgut Cansever'in de onun
"rahle—i tedris"inden geçtiklerini öğrenince
merakım yazma arzusuna dönüştü. Evet, Halil Dikmen'i
yazmalıydım, ama nasıl? İlk yazma denemem hayal kırıklığıyla
sonuçlanmıştı; İstanbul Devlet Resim ve Heykel Müzesi'nde
yıllarca müdürlük yapan, hayatının son yıllarında da Güzel
Sanatlar Genel Müdürü olarak ciddi faaliyetlere imza atan
bu büyük sanatkâr, Türk resim tarihiyle ilgili kitaplarda
birkaç paragrafla geçiştiriliyordu; hiç kimse "Halil
Dikmen kimdir, neyin nesidir, ne yapmıştır?" diye
merak edip doğru dürüst araştırmamıştı.
Bir
gün Akademi Mimarlık ve Sanat koleksiyonunu tararken Haziran
1965 tarihli sayısında Nurullah Berk'in "Halil
Dikmen" başlığını taşıyan yazısını görünce ne
kadar sevindiğimi tahmin edebilirsiniz. Arka sayfalarda da
Ahmet Kutsi Tecer'in sözkonusu sergide yaptığı açış
konuşmasının metni ile birkaç kısa yazı yer alıyordu.
Derhal bu yazıların fotokopilerini alıp arşivimdeki ilgili
dosyaya yerleştirdim. Aradan birkaç yıl geçti; okuduğunuz
bu yazıları yazmak için evine gittiğimde, Niyazi Sayın,
Konservatuvar'daki öğrencilerinden birinin hocası hakkında
bir mezuniyet tezi hazırladığını söyledi ve kütüphanesindeki
nüshayı çıkarıp verdi. Hızlı bir şekilde gözden geçirdiğim
tezde benim de ulaştığım yazılar toplanıp bir araya
getirilmişti; fazla olarak Dikmen'in ablası Halide Dikmen ve
yeğeni Mefkure Öktem'le yapılmış, başka türlü ulaşılamayacak
bilgilerin yer aldığı kısa röportajlar vardı.
Halide
Dikmen, üç kardeş olduklarını ve Fatih'te, bahçeli bir
evde dünyaya geldiklerini söylüyordu; dayıların,
teyzelerin ve dedenin de yaşadığı büyük, kalabalık bir
ev. Babaları Mehmet Haşim Bey, güzel sesli, Leon
Hanciyan'dan uzun süre ders almış bir musiki sevdalısıydı
ve yaz mevsimlerinde bahçede sık sık musiki toplantıları
düzenlerdi. Halil, bu toplantıları evin penceresinden
hayranlıkla seyrediyor, özellikle Neyzen İhsan Hoca'nın
ney üfleyişini dikkatle takip ediyordu. Ve birgün ilgisi
farkedilince ney dersleri başlayıverdi. Bir süre İhsan
Hoca'nın hediye ettiği ney'le haşır neşir olduktan sonra
babasının Kapalıçarşı'dan aldığı ney'e aşkla bağlanıp
bu sazı âdeta uzviyetinin bir parçası haline getiren ve
Eyyubî Ali Rıza Bey'den de nazariyat dersleri alan Halil
Dikmen, on dört—on beş yaşlarına geldiğinde enikonu ney
üflüyordu.
Musikiye
böylesine aşkla bağlanan Halil Dikmen, eğitimine niçin bu
alanda değil, Sanayi—i Nefise'de devam etmişti, daha doğrusu,
bu tercih kendisine mi, ailesine mi aitti, bilmiyoruz. Bildiğimiz
Harbiye Nezareti'nde görevli bir asker olan dayısı, Halil'i
elinden tutup Sanayi—i Nefise Mektebi'ne götürmüş ve
"Alın, size küçük bir arkadaş getirdim" diyerek
Hikmet Onat'ın sınıfına sokmuştur. Yıl 1923 olduğuna göre,
on yedi yaşına basmış olması gereken Halil (1906'da doğmuştur),
sınıf arkadaşlarından heykeltıraş Zühdü Müridoğlu'nun
tarifine göre, ince uzun boylu, zayıf, sarışın ve yaşından
küçük gösteren sevimli bir çocuktu. Bu görüşünden ve
sesinin güzelliğinden dolayı "Florya" lâkabı
ona muhtemelen o günlerde sınıf arkadaşları tarafından
takılmıştır.
Halil
Dikmen'in Sanayi—i Nefise Mektebi'ndeki öğrencilik hayatı
hakkında fazla bilgimiz yok. Ancak çok başarılı bir öğrenci
olduğu, mektebi birincilikle bitirmesinden anlaşılıyor.
1927 yılında Avrupa'ya gönderilecek öğrencileri seçmek için
yapılan imtihanda da Yangın adlı tablosuyla birinciliği o
kazanmıştır. Hocası İbrahim Çallı'nın bu tablo hakkında
"Halil'in resminde belli bir kişilik ve modern bir hava
var" dediği söylenir. Kendisi gibi seçilmiş bir grup
genç ressamla birlikte daha yüksek bir resim eğitimi almak
üzere Paris'e giden genç Halil, neyini ve eski musikimizin
Hamparsum notasıyla yazılmış seçkin eserlerini yanına
almayı ihmal etmemiştir.
İstanbul'da öğrenciliği sırasında yaptığı peyzajlarda
renkçi görünse de, Albert Laurens'den ayrılıp Andre Lhote
Atelyesi'ne geçtikten sonra valörcü bir anlayışı
benimseyen ve sanat hayatı boyunca, Nurullah Berk'in
ifadesiyle "renkten fazla desene, desenden fazla da
ışık—gölge kombinezonlarına" önem veren Halil
Dikmen, Louvre Müzesi'ni gezerken önemli tabloları
kompozisyon bakımından dikkatle inceliyor, kroki defterine
taslaklar çizerek Tiziano, Tinteretto, Raphael, Leonardo gibi
büyük ressamların ışık—gölge problemlerini nasıl
çözdüklerini anlamaya çalışıyor ve düşündüklerini
kaydediyordu. Zor olana talipti ve müthiş bir çalışma
azmi vardı; Paris'te alabileceği her şeyi almak
niyetindeydi. Salon D'Automme'da resimleri sergilenen ilk Türk
ressamı olması, gözünü diktiği hedefe ulaştığını göstermektedir.
Bu büyük başarıyı kazandığı 1929 yılında, Guimet Müzesi'nde
oryantalistlere Türk musikisi hakkında bir konferans vermiş
ve ney'le örnekler seslendirmiştir. Bir gün de bir sanat
gecesinde bilinmeyen bir şark sazı çalan Türkiyeli gençten
sazını icra etmesi istenir; dinleyenler on dakika süren
taksimi o kadar beğenirler ki hararetli alkışlarla tekrar
etmesini rica eder, sonra genç sanatkârın etrafını
merakla çevirip ney'i ellerine alır, inceler, ses çıkarmaya
çalışırlar. Başaramayınca yardımcı bir âlet kullanıp
kullanmadığını anlamak için Halil Dikmen'in ağzını
kontrol ederler. Hâsılı, bu kadar basit bir sazdan bu
etkileyici sesin nasıl çıkabildiğini bir türlü akılları
almaz.
Halil
Dikmen, kalbini ülkesine ve kültürüne gizli tellerle bağlayarak
hayatına ayrı bir anlam kazandıran ve belki de Fransa'daki
günlerini yaşanır kılan eski musikiyi hiç ihmal etmemiş,
kaldığı bütün otel ve pansiyon odalarını Fransızlar
tarafından Bach'ın müziğine ve org sesine benzetilen ney
sadalarıyla inletmişti.
Paris'teki
eğitimini başarıyla tamamlayarak 1931 yılında yurda dönen
Halil Dikmen bambaşka bir Türkiye ile karşılaştı. Harf
inkılabı yapılmış; musikimizin hayat kaynaklarından biri
olan tekkelerin kapılarına kilit vurulduğu gibi Darülelhan
konservatuvara dönüştürülerek Türk Musikisi Bölümü
kapatılmıştı; Türk musikisi aleyhinde de ağır bir hava
esiyordu. Halil Dikmen, bir neyzen olarak, yurda dönünce bu
ortamdan olumsuz etkilenmiş olmalıdır; ancak bize öyle
geliyor ki, kısa bir süre sonra, Paris'teki eğitiminin bir
devamı olmak üzere Almanya, Avusturya ve İtalya'ya gönderilmesi,
şoku hafif atlatmasını sağlamıştır.
Altı
ay boyunca üç ülkede bütün önemli müzeleri gezerek özellikle
Rönesans ressamlarının eserlerini inceleyen Halil Dikmen,
bu seyahati tamamladıktan sonra kendini Kayseri Lisesi'nde
"resim muallimi" olarak buldu. 1930'ların Türkiyesi,
bütün olumsuz şartlara rağmen ciddi bir kaynak ayrılarak
Paris'te eğitim görmeleri sağlanan genç ressamlara, yurda
döndüklerinde, İstanbul yahut Anadolu liselerinde resim öğretmenliğinden
başka imkân sunamıyordu. Paris'te üç yıl boyunca resim
sanatının çetin problemleriyle boğuşarak kendini yetiştiren
Halil Dikmen, "ney'i ve paletiyle Kayseri'nin sessizliğine"
gömülmüştü. Her şeye rağmen zengin resim bilgisini ve
tecrübesini Anadolu'nun kavruk çocuklarına aktarıp görevini
en iyi şekilde başarmak için canla başla çalışan (Nurullah
Berk, buna "faydasız bir çaba" diyor) Halil
Dikmen, Kayseri'de elbette mutsuzdu ve sanat heyecanını
sadece ney üfleyerek dindirebiliyordu. Aynı tarihlerde aynı
lisede edebiyat öğretmenliği yapan Abdülbaki Gölpınarlı,
yıllar sonra Turgut Cansever'e Kayseri gecelerinde Halil
Dikmen'in neyinden dinlediği yakıcı nağmeleri uzun uzun
anlatmıştır.
Ahmet Kutsi Tecer, Halil Dikmen'le Sivas
Maarif Müdürü olarak görev yaparken bir vesileyle gittiği
Kayseri'de tanışmış ve hemen kaynaşmıştı. Rönesans kültürünü
farklı yönlerden inceledikleri için konuşacak çok şey
bulduklarını ve Lâhit adlı şiirini, dinç sanat ruhuna ve
derin kültürüne hayran olduğu bu büyük sanatkâra o günün
hâtırası olarak armağan ettiğini anlatan Ahmet Kutsi,
daha sonra Milli Eğitim Bakanlığı Tedrisat Müdürü
olacak ve 1936 yılında sevgili dostunun resim öğretmeni
olarak Galatasaray Lisesi'ne tayin edilmesini sağlayacaktır.
Ancak Halil Dikmen'in bu görevi uzun sürmez. Kızkardeşinin
anlattığına göre, Akademi'de yapılan bir toplantıda Atatürk
o sırada müdür olan Namık İsmail'e "Bir müzeniz var
mı?" diye sorar. "Hayır" cevabını alınca
"Derhal bir resim ve heykel müzesi kurulacak!"
emrini verir ve etrafına şöyle bir bakındıktan sonra
Halil Dikmen'i göstererek ilâve eder: "Bu genç arkadaşımız
da kurulacak müzeye müdür olsun!" Bu rivayetin ne
derece doğru olduğunu bilmiyoruz; ancak taşradan İstanbul'a
yeni gelmiş genç bir resim öğretmeninin birdenbire tecrübe
gerektiren bir göreve tayini ancak böyle bir emirle mümkün
olabilir. 7 Haziran 1937 tarihinde Devlet Resim ve Heykel Müzesi
müdürlüğüne resmen tayin edilen Halil Dikmen, Lepold Levy
ve Cemal Tollu'yla birlikte hızlı bir çalışma dönemine
girer. Daha çok Dolmabahçe Sarayı koleksiyonlarından seçilerek
oluşturulan müze için aynı sarayın Veliahd Dairesi tahsis
edilmiştir ve Halil Dikmen ömrünün tam yirmi dört yılını
burada geçirecektir.
Halil
Dikmen'in müdürlüğü sırasında, Devlet Resim ve Heykel Müzesi
devrin sanat ve edebiyat adamlarının uğrak yerlerinden
biridir.
Ressamlar,
şairler, yazarlar, gazeteciler, musikişinaslar, hattatlar, müzehhipler
geçerken şöyle bir uğrayıverirler. Son derece geniş bir
çevresi vardır; ziyaretine gelen bütün dostlarını tatlı
gülümseyişiyle ve "erenler", "mîrim",
"sultânım". "cânım efendim" gibi, İstanbul
beyefendilerine has hitaplarla karşılar.
Turgut
Cansever, devrin birçok tanınmış simasını onun yanında
tanıdığını söylüyor. Mesela İstanbul'un beyaza büründüğü
bir kış günü birlikte Dede Efendi'nin Ferahfeza Peşrevi'ni
çaldıkları sırada Âsaf Halet Çelebi gelmiş ve büyük
bir heyecanla dinlediği peşrev bittikten sonra yeni yazdığı
Sema—i Mevlânâ şiirini okumuştur. "Bir gün de,
diyor Cansever Hoca, Halil Bey'le Aziz Dede'nin Yegâh Saz
Semaisi'ni meşkediyoruz. Zeki Faik İzer askerden o günlerde
dönmüştü. İçeri girdi, semaiyi duydu, oturdu, bizi
durdurdu, "Halil, dedi, biliyor musun? Erzurum'da çadırda
yatıyordum. Müthiş bir tipi vardı. Sabaha kadar hiç
uyumadım, tipi ve fırtınayla birlikte sabaha kadar Aziz
Dede'nin bu semaisini dinledim". Ahmet Hamdi Tanpınar da
bir gün aziz dostunu uzun uzun dinledikten sonra "Halil,
bu yaptığının ne kadar büyük bir iş olduğunu
bilemezsin. Bununla Türkiye'yi yeniden inşa ediyorsun!
" demiştir.
Yeni
Türkiye'nin dünyaya bakışını ve sanat anlayışını
temsil eden bir kurumda, bizzat bu kurumun müdürü tarafından,
aynı anlayış yönünde şekillendirilmiş diğer kurumların,
yani konservatuvarların kapı dışarı ettiği bir musikinin
en saf biçimiyle yaşatılması aslında ironik bir durumdur.
Halil Dikmen'de muhtemelen özlediği terkibin ve kültür
devamlılığının somutlaşmış halini gören Tanpınar'ın
"Türkiye'yi yeniden inşa ediyorsun!" sözüyle ne
demek istediğini anlamak için Huzur'u okumalıdır. Bu
romanda Halil Dikmen, Ressam Cemil adıyla Neyzen Emin
Dede'nin talebesi olarak "kumral Saksonya fağfuru çehresi"
ve "tatlı gülümseme"siyle birkaç defa görünür.
Halil
Dikmen'in Emin Dede'yle, Sanayi—i Nefise'deki öğrenciliği
sırasında tanışmış olması gerekir. Hiç şüphesiz bu
tanışıklık, kültür tarihimiz açısından çok büyük
önem taşıyor. Salim Bey ve Aziz Dede kanalıyla gelen üslûbu
Tophane'deki evde Emin Dede'den teslim alıp kendi
talebelerine devreden Halil Dikmen'in şah ve mansur
neylerinden çıkardığı sesin olağanüstülüğü hâlâ
bir efsâne gibi anlatılır. Niyazi Sayın, "Hocam öyle
üflüyordu ki, ben ney üflemekten utanıyorum" diyor.
Kendinden söz etmeyi hiç sevmeyen Halil Dikmen, Niyazi
Bey'in anlattığına göre, ne zaman ney'ini eline alsa,
"Çoktan beri üflemedim, ney'e su koyuver" der ve
"Emin Efendi hoca şöyle bir şeyler yapardı, bakalım
ben de yapabilecek miyim?" diye üflemeye başlardı.
Radyoda
çalarak yahut sahneye çıkarak şöhret kazanmayı aklının
ucundan bile geçirmeyen Halil Dikmen, yok olma tehlikesiyle
karşı karşıya bulunan bir geleneği yaşattığını
biliyor ve bu geleneğin devam etmesi için meraklı gençlere
hiçbir karşılık beklemeden ders veriyordu. Onu tanıyanlar,
ressam ve neyzen olarak büyük sanatkârlığının yanısıra,
yüksek ahlâkından da etkilenirlerdi. Esasen Halil
Dikmen'den ney öğrenmek isteyenlerin çoğu birkaç ders
sonra işin zorluğunu görerek vazgeçiyor, fakat sadece
muhteşem ney'ine değil, bir ahlâk adamı olarak mükemmelliğine,
zarafetine ve çelebiliğine de hayran kaldıkları için
ondan kopamıyorlardı. Niyazi Sayın bir gün müzeye
giderken bahçede, Halil Dikmen'den öteden beri ney dersleri
olan bir arkadaşına rastlar ve hatırını sorar; gencin sözleri
çok anlamlıdır: "Niyazi, ben artık ders almayacağım,
çünkü onun yaptıklarını yapmaya imkân yok. Ama şunu
bil ki, yine hocaya geleceğim; ney dersi almak için değil,
ahlâk dersi almak için!"
Bir
yıl kadar sonra müzedeki görevine ek olarak Güzel Sanatlar
Akademisi'ne tayin edilen Halil Dikmen, Resim Bölümü'ndeki
öğrencilerini de aynı şekilde etkileyecektir. "Kişinin
ne denli erdemli ve kusursuz olabileceğini onda gördüm"
diyen Devrim Erbil, derin bilgisi ve hoşgörüsüyle
benzerine az rastlanır bir sanat gönüllüsü olan hocasından
duyduğu her sözün hayatı güzelleştiren ve anlamlı kılan
bir hava taşıdığını söylüyor.
Müze
ve Akademi'deki görevlerine rağmen resme hiç ara vermeyen
ve sürekli çalışan Halil Dikmen'i akademik sayarak küçümseyenler
olmuştur; ancak Devrim Erbil'in belirttiği gibi, resim eleştirmenlerini
bu kanaate vardıran ondaki klasisizm tutkusudur. Yahya
Kemal'in şiirde yaptığı gibi, tercihini klasikten yana
koyarak büyük sabır ve çalışma azmi gerektiren eserleri
sevmiş, kendisi de böyle eserler vermiştir. Paris'te ışık—gölge
ve valör meseleleri üzerinde ısrarla duruşu, az renkli
hacim araştırmaları ve Rönesans resmine düşkünlüğü
bu tercihinin kaçınılmaz sonucudur. Ancak Rönesans
ressamlarının aksine dikine biçimden kaçarak gerçeğe bağlı
kalan Halil Dikmen hiç şüphesiz renkçi değildi; ancak,
yine Devrim Erbil'in ifadesiyle "biçimlerini kabartıp
çökertirken ışık—gölgeye rengi ezdirmiyor, valörü
renkçi bir yorumla ele alıyordu". Onun resim anlayışı
bütün hüviyetiyle Mermi Taşıyan Kadınlar, Balıkçılar,
Portakal Toplayanlar gibi sosyal meseleleri ele aldığı, Rönesans
klasiklerini hatırlatan âbidevî kompozisyonlarında görülebilir.
Gelip geçici modalara pek iltifat etmiyor ve bilgiye
dayanmayan çıkışları ciddiye almıyordu. Sanatın
"bilgisiz bir içten doğuş olmadığına" ve
"acemilikten doğan gözüküşler"in üslûp sayılamayacağına
inanmıştı; üslûp ancak "temiz bir biçim duygusunun
bilgiyle örülmesinden doğar"dı. Çağdaşlarından hiçbirinin
erişemeyeceği genişlikte bir teorik bilgiye sahipti; öyle
ki, yeni Türkiye'nin "resmî" ideallerini gözardı
eden D Grubu'nun ne yapmak istediğini, bu gelişmeden rahatsız
olduğu anlaşılan Mustafa Kemal'e izah etmek, grup üyesi
olmadığı halde ona düşmüştü.
Halil
Dikmen, önceleri uzak durduğu D Grubu'na, 1939 yılında açılan
sergide eserleriyle yer alarak katılmış oldu. Gönlü her
zaman klasikten yana olmakla beraber modern resim akımlarını
da göz ardı etmiyordu; nitekim Paris'te kübizmle bir hayli
ilgilenmişti. 1930'dan sonra Köylü Kadınlar ve Neyzenler
gibi figüratif soyutlamalar da yapan Dikmen, 1950'lerin başlarında
saf soyutla ilgilenmeye başladı. Ahmet Kutsi Tecer, o
tarihlerde bir gün aziz dostunu ziyaret maksadıyla müzeye
gittiğini, onu ve Zeki Faik İzer'i beyaz gömleklerini giymiş,
şövalelerinin başında çalışırken bulduğunu anlatıyor.
Halil Dikmen soyut bir resme başlamıştır; geometrik
formlar birbiriyle kesişerek petek gibi sımsıkı bir dokuya
dönüşmektedir. Ahmet Kutsi "Halilciğim, der, niye boşuna
yoruluyorsun. Bilseydim gelirken sana bir kaleidoskop
getirirdim!"Gülüşürler; fakat Halil Dikmen'in
dudaklarında cümle haline gelmeyen küçük bir sitem tebessüm
halinde donup kalır: "Amma yaptın erenler!"
Ahmet
Kutsi, bu hadiseyi anlattığı konuşmasında yaptığı şakanın
anlamsızlığını belirtmek için "Bu tuvalin,
Dikmen'in altı genç yılını gömdüğü Kayseri'de dokunan
kilim ve halılardaki renk ve şekil düzenini tahlil eden bir
araştırma olabileceğini kavrayamamıştım" diyor.
Buna karşılık, Dikmen'in soyutlamayı "kübist
deformasyon" olarak anladığını ileri süren Sezer
Tansuğ, Cemal Tollu'nun bir yazısına dayanarak onun non—figüratif
resmi, halı, eski yazı vb. gibi geleneksel dekoratif
sanatlardan tamamiyle ayrı bir plastik endişenin ifadesi
olarak gördüğünü söylüyor. Tansuğ'un sözünü ettiği
yazıda, Dikmen'in bu sonuca varılmasına yol açacak
herhangi bir ifadesi yoksa da, stilizasyona dayanan
soyutlamayla modern soyutun farklı anlayışlar olduğunu düşündüğü
tahmin edilebilir. Halil Dikmen'den söz edildiği zaman, asıl
merak edilmesi gereken husus, ilgilendiği musiki ile kendi
resmi arasında herhangi bir ilişki bulunup bulunmadığıdır.
Niyazi Sayın, hocasının özel sohbetlerinde zaman zaman
resimlerindeki biçim ve renk düzeniyle taksimlerindeki ses
istifleri arasında bazı ilişkiler kurduğunu söylüyor.
CHP'nin
1939 yılında başlattığı yurt içi resim gezileri çerçevesinde,
1940 yılında Giresun'a gönderilen ve dokuz eserle dönerek
o yılın birincilik ödülünü kazanan Halil Dikmen, başta
Devlet Resim ve Heykel Sergileriyle D Grubu sergileri olmak üzere
yurt içinde ve yurt dışında birçok sergiye ve Venedik
Bienali'ne katıldı. 1961'de tayin edildiği Güzel Sanatlar
Genel Müdürlüğü sırasında müzelerin, sanat
galerilerinin Anadolu'da yaygınlaşması ve Türk resminin
yurt dışında en iyi şekilde temsil edilmesi için —mizacına
aykırı bir iş olduğu halde— bürokrasiye karşı verdiği
mücadele olağanüstüdür. Ancak dostlarının çoğu, son görevinin
Halil Dikmen'i çok yıprattığını söylüyorlar.
Önce
ciğerlerinden hastalanarak İstanbul'da, Valdebağı'nda bir
süre tedavi gören Halil Dikmen, 17 Ekim 1964'te görevi başında
geçirdiği kalp kriziyle hayatını kaybetti. Dostları, öldüğüne
inanmak istemedikleri o güzel insanı, hüzünlü, soğuk ve
rüzgârlı bir ekim akşamı Üsküdar'da, araba vapuru
iskelesinde karşıladılar. 21 Ekim'de Güzel Sanatlar
Akademisi'yle Resim ve Heykel Müzesi'nde yapılan törenlerden
sonra Fındıklı Camii'nde cenaze namazı kılındı ve
Zincirlikuyu Mezarlığı'nda toprağa verildi. Onu ressam
bilenlerin gözlerinde renkler ve şekiller uçuşuyor, neyzen
olarak tanıyanların kulaklarında olağanüstü
taksimlerinin nağmeleri geziniyordu. Bir gün yolunuz Devlet
Resim ve Heykel Müzesi'ne düşerse kulak kesiliniz; siz de
duvarlara ve müzeyyen tavanlara sinip kalmış ney nağmelerini
hissedeceksiniz.
( Aksiyon Dergisi, 2001 )
b.ayvazoglu@aksiyon.com.tr
Tasarım
ve Hosting : http://www.hostingturk.com,
2002, ISTANBUL, TURKIYE
Bu siteyi en iyi IE4.0 ve üzeri browser, 1024x768 ekran genişliği
ve yüksek renk modunda izleyebilirsiniz.
Her hakkı saklıdır.