1.
Bişnev
in ney çün hikâyet mîküned 2.
Kez
neyistân tâ merâ bübrîdeend 3.
Sîne
hâhem şerha şerha ez firâk 4.
Herkesî
kû dûr mand ez asl-ı hiş 5.
Men beher cem’iyyetî nâlân şüdem 6.
Herkesî ez zann-i hod şüd yâr-i men 7.
Sırr-ı
men ez nâle-i men dûr nist 8.
Ten zi cân ü cân zi ten mestûr nîst 9.
Âteşest în bang-i nây ü nîst bâd 10.
Âteş-i ıskest ke’nder ney fütâd 11.
Ney harîf-i herki ez yârî bürîd 12.
Hem
çü ney zehrî vü tiryâkî ki dîd 13.
Ney
hadîs-i râh-i pür mîküned 14.
Mahrem-î în hûş cüz bîhûş nist 15.
Der gam-î mâ rûzhâ bîgâh şüd 16.
Rûzhâ ger reft gû rev bâk nîst 17.
Herki cüz mâhî zi âbeş sîr şüd 18.
Der neyâbed hâl-i puhte hîç hâm
MESNEVÎ’NİN İLK 18 BEYTİNİN ŞERHİ ...Yâni: “Şimdi vahyolunacak şeyleri dinle” (Sûre-i Tâhâ: 13) buyurulmuştu. Enbiyâ ve evliyâ hazerâtının yüksek sözleri mahz-ı nasihattır. Onlardan feyz alabilmek için insanda işitir kulak ve müteessir olur kalb bulunmalıdır. Tûfanda helâk olanlar, Hazret-i Nûh’un dâvetine karşı kulaklarını tıkayanlar idi. Cenâb-ı Hak, onların bu hâlini : “Kulaklarını parmaklarıyle tıkadılar, libaslarıyle örtündüler, küfürde kalmak için ısrar ettiler ve kibr ü azamet gösterdiler” (Sûre-i Nûh: 7) Âyetiyle bildiriyor. Kur’ân-ı Hakîm’de : “Kur’ân okunduğu vakit onu dinleyin ve sükût edin tâ ki (Allâh’ın Rahmetiyle) esirgenmiş olasınız.” (Sûre-i A’raf: 204) tenbihi ile bize, dinlemek dersi veriyor. Söylemek; işitmek ve öğrenmenin neticesidir. Anadan doğma sağırlar, ses ve söz duymadıkları için dilsiz kalıyorlar. Kuş yavruları bile bir müddet susuyorlar; analarını, babalarını dinliyorlar da öğrendikten sonra ötüyorlar. (Bişnev in ney), yâni: “Şu neyi dinle” emriyle Hazret-i Mevlânâ okuyanlarını ve dinleyenlerini semâa teşvik ediyor; Çünki semâ’, güzel ses dinlemek, heyecâna gelmek ve vecde kapılmaktır. Ekâbir-i evliyâullâhın çoğu gibi Hazret-i Mevlânâ’nın mesleki de semâ’ dır. Hazret-i Mevlânâ bir rubâisinde der ki :
“Semâ’ Allah yolunun bir şahbazı, yükseklerde uçan
ve uçuran bir doğanıdır.” Semâ’; ehl-i hâl olanların kalblerini tenvir ve tezyin eder. Semâ’; münkirler mezhebinde haram, âşıklar mezhebinde ise helâldir.
“Neyden murâd ; enâniyyeti yâni benliği fâni ve mertebe-i bekâ billâhda bâkî olan veliyy-i kâmil ve mürşid-i âgâhdildir. Yâhud bildiğimiz (ney) dir, te’vile hâcet yoktur.” Hoca merhûmun şu ifâdesi bir şerh-i câmî’dir. Zâten nây ile insân-ı Kâmil, yekdiğerinin misâli ve mümessilidir. Çünki ney, yetiştiği kamışlıktan kesilip ayrılmış, göğsüne ateşle delikler açılmış; başına, ayağına, hattâ boğumları arasına mâdenî halkalar ve teller takılmış, koparıldığı yerdeki rutûbetten mahrum kalmış, bundan dolayı kupkuru ve sapsarı kesilmişdir. İçerisi tamamiyle boştur. Ancak neyzenin nefesiyle dolar. Kendi başına kalırsa ne sesi çıkar ne sedâsı. Vazîfesi, neyzenin dudaklarıyle parmaklarına âlet, onun istediği nağmelerin zuhûruna vâsıta olmaktır. Hazret-i Mevlânâ bir rubâîsinde : “Ney’i dinle ki neler, neler söylüyor. Allâh’ın gizli sırlarını tekellüm ediyor. Yüzü sararmış, içi boşalmış, başı kesilmiş yâhud neyzenin nefesine terkedilmiş olduğu halde dilsiz ve kelâmsız, Hudâ, Hudâ diyor.” Buyurmuştur. Kâmil de böyledir. Neyistân-ı ezelden, yÂni (Âyân-ı sâbite) âleminden, daha açığı âlem-i İlâhiyedeki mevkîinden kader sevkiyle şu dünyâya getirilmiş, beşeriyyet kaydına ve anâsır-ı tabîat bendine vurulmuş, ayrılık ateşiyle bağrı şerha şerha olmuş, makâm-ı kadîmindeki feyizden mahrum kalmış; kalbini nefsin heveslerinden, zihnini (Hestî-i mevhûm) yâni, şu vehimden ibâret varlıktan tahliye etmiş, kkendisini Allâh’ın kudret ve düzenine terketmiş, Müessir-i Hakîkî’nin irâdesine vâsıta olmaktan başka bir vazîfesi kalmamış, nefha-i İlâhiyye hangi perdeden zuhur eylerse o nağmeyi icrâ ediyor. Mahlûkattan her birinin aslî vatanına karşı muhabbeti olması ve onun hasretîle ağlayıp inlemesi ve şikâyette bulunması tabîîdir. Neyden maksad, bildiğimiz ney olsa da, mecâzen insân-ı kâmil olsa da, ikisinin de bu vatan hasreti bulunduğundan, hikâyelerinin dinlenilmesi faydalıdır. Çünki Kur’ân’da :
“ Fe zekkir fe inne’z zikrâ tenfe’ul mü’minîn” Yâni : “Sen (sâde Kur’ân ile va’z et. Çünki şüphesiz öğüt mü’minlere fayda verir.” Buyurulmuştur. Hazret-i Pîr, şu emr-i İlâhîye ittibâ etmiş olmak için vatan-ı aslîyi hatırlatıyor ve: “ Neyi dinle, onun şikâyetâmiz hikâyelerini anla” diyor. Âriflerden biri : “ Nereden geldiğini biliyor musun? Harem-i sübhânî’nin mahremiyyeti makâmından, yâni, ilm-i İlâhî âleminden gelmişsin. Düşün, o hoş ve rûhânîmakamları hiç hatırlıyor musun?” buyurmuştur.
Ayrılıktan şikâyete gelince : Mâlumdur ki bu hâl, mahrûmiyyet-i visâl netîcesidir. Bu ise bekâbillâh mertebesine vâsıl olmuş insân-ı kâmil için muhaldir. Şeyh Attâr Kuddise sırruhû) der ki : “Allah’dan bir an gâfil olursan o anda şeytanın hemdemi olursun.” Kemâl-i vüsûl erbâbı için bu gaflet ve ondan mütevellid firkat mutasavver değildir. O halde vâsıl-ı kâmil olanların şikâyeti nedendir? Bunu îzâh için deniliyor ki : Kâinâtın yaradılışından evvel, mükevvenâtın âyân-ı sâbiteleri ilm-i İlâhîde mevcûd ve her biri için kemâl-i vüsûl hâsıldı. Meselâ Süleymâniye Câmi’î inşâ edilmeden evvel, onun sûretinin, Mîmar Sinan’ın zihninde olduğu gibi. İrâde-i İlâhiyye, o suver-i ilmiyyenin zuhûra gelmesini icâb etti. Ekmel-i mahlûkât olan insan, devr-i makâmât ederek beşeriyyet âlemine kadar geldi.
“Sümme radednâhü esfele sâfilîn. İllellezîne âmenû
ve amilû’s sâlihâti fe lehüm ecrun ğayru memnûn.” Yânî : “Sonra onu aşağıların aşağısına çevirdik. Ancak, îmân edip de güzel amellerde bulunan başka. Çünkü onlar için (bitmez) kesilmez mükâfat vardır.” Târifine mazhar oldu. Vâkıa âyetin alt kısmındaki beyân-ı Rabbânî vechile, esfel-i sâfilînden âlây-ı ılliyyîne celbedildi. Bekâ billâh harîm-i hâsına getirildi. Lâkin Dünyâ’da bulunmak ıztırârı tamâmiyle kesilmiş olmadığı için, kurbiyyet-i sâbıka, yâni illm-i İlâhî’de bulunmak yakınlığı, husûle gelmedi. İşte, erbâb-ı kemâlin şikâyeti bundandır. Bir de kurbiyyet-i İlâhiyyenin hadd ü pâyânı yoktur. Ne kadar tekarrüb olursa olsun onun da ilerisi, hem pek çok ilerisi vardır. Hazret-i Mevlânâ : “Birâder; harîm-i İlâhî, nihâyetsiz bir dergâhdır. O dergâhda her nereye vâsıl olursan oyalanma, Allah rızâsı için ileri git.” demiştir. Efdal-ül’ kâmilîn ve ekmel-ü’l vâsılîn olan Hazret-i Peygamber (S.A.V.) Efendimizin ; günde yetmiş yâhut yüz def’â istiğfâr eylediği, hadis kitaplarının hepsinde rivâyet edilmiştir. Nebiyy-i mâsum olan Aleyhi’s selâm Efendimizden günah südûruna ihtimâl yoktu ki, zât-ı akdesi istiğfâra mecbûr olsun. Her gün, kendisi için o kadar derece kurbiyyet-i İlâhiyye husûle gelirdi ki, terakkîden önce bulunduğu makâm, terakkîden sonraki bulunduğu makâmın dûnunda olduğu için, evvelce orada bulunuşundan istiğfâr eder. Bâzan da : “Keşke anam beni doğurmasaydı” diye, vuslat ve kurbiyyetin derece-i ulyâsında iken, bitip tükenmeyen firkatlerden şikâyet eylerdi. Şirazlı Hâfız bir gazelinde diyor ki : “Bir bülbül gördüm, gül yaprağını gagasında tutmuştu. Hazîn hazîn ötüyordu. Ayn-ı visâlde, yâni, gül yaprağı gaganda iken feryâd etmene sebeb ne? diye sordum. Mâşukun cilvesi bize böyle yaptırıyor cevâbını verdi.” İşte erbâb-ı vüsûlün şikâyet-âmiz hikâyede bulunmaları, uzak bir teşbîh ile, gül yaprağını gagasında tutan bülbülün feryâdı gibidir.
Ney, şu sûretle şikâyet-âmiz hikâyelerde bulunur :
“Kez neyistân tâ merâ bübrîdeend,
“Beni kamışlıktan kestiklerinden
beri feryâdımdan erkek ve kadın müteessir olmakta ve
inlemektedir.” (Neyistân) : Kamışlık demektir ki, ney’in yetiştiği ve ter ü tâze durduğu yerdir. Ney yapılacak kamışı oradan çıkarırlar. Kâfî derecede kuruyunca, ölçüsüne göre iki ucundan keserler. Boğazını ayıklayıp göğsüne ve arkasına kızgın demirle yedi dâne delik açarlar.Başına ( Başpâre ), ayağına ( Paraz avna ) takarlar. Boğumlarına tel sararlar ve üflemeğe başlarlar. Hâl- âşinâ olanlar, ondan çıkan müessir sesden, ayrılık şekvâsı ve teellüm sadâsı duyarlar. Nefs ü hevâ esîri bulunanlar bile, o müessir sadâdan az çok müteessir olurlar.
İnsân-ı kâmil de,
menşe-i feyzi olan âyân-ı sâbite âleminde ayrılıp şu beşeriyyet
sâhasına geldiği ve firkatin acıklı ıztırâbını çektiği için,
yüreğinden fışkıran têsirli sözler, kim olursa olsun
dinleyenleri, kâbiliyetleri derecesine göre müteessir eder.Fakat
teessürden teessüre fark vardır. Onun için; Ney, yâhut firkate
uğramış insan-ı kâmil der ki :
“Sîne hâhem şerha şerha ez firâk, “İştiyak
derdini şerhedebilmem için, ayrılık acılarıyla şerha
şerha olmuş bir kalb isterim.” Bundan evvelki beyitte ney’in, yâhut insan-ı kâmilin firaklı enîninden herkesin müteessir olduğu söylenilmiş, tafsîlinde ise, teessürden teessüre fark bulunduğu beyan edilmişti. Bu beyitte de, ayrılık nevhalarından en ziyade kimlerin teessür duyacağı ifâde kılınmış, dert ortağı olacak kimsenin derdi bulunması lâzım geldiği bildirilmiştir. Gerçi insan; mükedder bulunduğu bir sırada, hasb-i hâl etmek, derdini döküp hafiflemek için bir arkadaş arar. Eğer o arkadaş, hâl-âşinâ ise, konuşanın dediklerini iyice anlar, onun anlaması ve elemine iştirâk etmesi de kederli için, oldukça tesellî yerine geçer. Tok bir adama açlıktan, kana kana su içmiş bir kimseye susuzluktan bahsetmek, beyhûde çene çalmak olur. Çünki onlar, açlık ve susuzluk ıztırâbını duymadıkları için, açın ve susuzun hâlinden anlamazlar. Şeyh Sâdî der ki:
“Çöllerde yapılmış olan sarnıç ve havuzları,
çölde yolunu şaşırmış olan kervan halkına sor. Sen Fırat
nehrinin kenarında iken
suyun kıymetini ne bilirsin?” Ondan dolayı:
“İltîcâ etmiyesin nâmerde, Nasîhati, bu makamda en doğru bir sözdür.
Ehlullah; çekdikleri ayrılık acılarını ve iştiyak, yânî
göreceği gelmek âteşini söyleyip de hem kendileri mütesellî
olmak, hem de mûhatablarında şevk-i
talep uyandırmak için, kalbi mahabbet ateşî ile yanmış
kimseler ararlar. İşte Hazret-i Mevlânâ’nın yukarıki beyti söylemiş
olmasındaki hikmet budur. “Herkesî
kû dûr mand ez asl-ı hiş, “Aslından,
vatanından uzaklaşmış olan kimse,
orada geçirmiş olduğu zamânı tekrar arar.” İnsanın doğup büyüdüğü , hoşca demler sürdüğü yeri, arayıp özlemesi tabîatı îcabıdır. Bu özlemenin ilerlediği, sıla hastalığı haline geldiği de vâkidir. Vatan muhabbeti denilen, hakkında her türlü fedâkârlık ihtiyâr edilen hiss-i necîb, incizâb hâletinin tezâhüründen başka bir şey değildir. Bir adamın, doğmuş- büyümüş olduğu iki evli bir köye bile ne kadar merbut olduğu, fırsat bulunca sılaya gitmek, o mutevazi köyceğizi görmek düşüncesinden hâlî kalmadığı herkesin mâlûmudur. Bu hâl düşünülmeli de, yüksek bir rûhun, hassas bir kalbin vatan-ı aslî ve menşe-i ezelîye ne kadar müştak ve mütehassir bulunacağı ondan istidlâl edilmelidir. Şeyh Sâdî merhûm bir gazelinin makta’ında: “Ey Sâdî; vâkı’a ( Hubb-ül-vatanı min-el-îmân) yânî: “Vatan muhabbbeti îmandan gelir” hadîsi sahîhdir. Lâkin ben burada doğdum diye insanın tevellüd ettiği yerde hakâretle ölmesi doğru değildir.”demiştir. şeyhin bu sözü söylemesi,hadîsdeki (Vatan) ı, (Menşe’-i aslî) mânâsına almış;muhabbeti, îmandan olan vatanın burası değil, orası olduğunu anlatmak istemiş olmasındandır. Yoksa kendisi, kırk sene seyâhat etmiş bir ârif-i cihangerd olduğu hâlde, memleketi olan Şîraz’a dönmüş, son zamanlarını orada geçirip toprağına gömülmüştür. Yine firkatzede kâmil lisânından deniliyor ki:
“Ben her cemiyette, her mecliste inledim, durdum. Bedhâl ( Kötü huylu ) olanlar da, hoşhâl ( iyi huylu ) olanlar da düşüp kalkdım.” Hazret-i Mevlânâ bir gazelinde : “Hayırlı bir iş için Dünyâ hapishânesinde kaldım. Yoksa, zindan nerede, ben nerede? Kimin malını çalmışım?” diyor. Menşe’i ezelîden ayrılmış, hâk-i süflîye getirilmiş, tedrîcen terakkî ederek fenâ ve bekâ mertebelerine vâsıl olmuş, sonra halkın irşâdı vazîfesiyle ( Mahv ) den ( sahv ) e ircâ olunmuş zevâtı kiram, böyledir. Onlar; düşmüşleri kaldırmak, gafletde olanları uyandırmak, nefs ü hevâ esirlerini kurtarmak vazîfesiyle mükellefdirler. Hasb-el-vazîfe, her yerde görünürler, salihler ile de, fasıklar ile de görüşürler. Hattâ fisk u fücûr erbâbiyle daha ziyâde meşkul olmak isterler. Nitekim Hazret-i Mevlânâ da beyt-i şerîfinde: (Bedhâlân) ı, (Hoşhâlân) a takdim ile buna işâret etmiştir. Çünki fâsıklar, sâlihlerden ziyâde tenbih ve îkâza muhtaçtır. Âriflerden birinin:
Yâ
Rabbî; kötülere merhamet et; İyilere zâten lûtfetmiş, onları
iyi yaratmışsın; dediği ( Gülistan ) kitâbında
yazılır. Merhûm Mehmet Âkif’in bir münâcâtındaki şu beyit de ne kadar güzeldir: “Mü’minlere
imdâda yetiş merhametinle, Hazret-i Pîr’in ( Menâkıbnâme ) sinde şöyle bir fıkra vardır: “Mevlânâ’nın başına toplananlar fâsık, fâcir bir takım kimseler” demişler. Hazret-i Mevlânâ’dan: “Sâlih olsalardı benim onlara mürîd olmam lâzım gelirdi” cevabını almışlar. Nebiyy-ül-Hudâ Aleyhi ekmel üttehâyâ Efendimiz, sahâbe topluluğundan tâlîm-i ahkâm eylediği gibi, müşriklerin meclislerine de gider, onlarla görüşüp konuşur, kendilerini îmânâ dâvet ederdi. Hele hac mevsimlerinde Mine’ye çıkar, çadırlarını dolaşır, içindekileri doğru yola getirmeye uğraşırdı. Bundan başka, kemâl sahiplerinin bedhal ve hoşhâl olanlarla görüşmesi, her birini, Allâh’ın esmâ ve sıfâtından birinin mazharı görmelerinden ileri gelir. “Bâtılı inkâr etme. Zîra o da zuhûrât-ı İlâhiyyedendir.” denilmiştir. Hâfız Şîrâzî der ki :
“Aşk fabrikasında küfrün bulunması da zarûrîdir.
Ebû Leheb olmasa âteşi kim yakar?” Mâlûm yâ Ebû Leheb, Rasûl-i Ekrem ( S.A.V. ) Efendimizin amcalarından idi. Kardeşinin oğluna tâbî olmayı azametine yediremediği için onu tasdîk etmek şöyle dursun, düşmanlar gibi ezâ ve cefâ etmekten hâlî kalmazdı. Bu münâsebetle ( Tebbet Yedâ ) sûresi onun ve onun gibi hâin olan karısı ( Ümmü Cemîl ) hakkında nâzil olmuştur. Dünyâ âlemi, zıtlar âlemidir. Onun için, üstünde küfrün de , îmânın da, fıskın da, salâhın da bulunması zarûrîdir. Her şey, zıddı ile anlaşılır. Nûrun mâhiyyeti zulmetle anlaşılacağı gibi, sâlihlerin kıymeti de fâsıkların mevcûdiyetiyle takdîr olunur. Hülâsa: ârifler, her şey’i Hakkın mazharı bilir ve o mazhariyet dolayısiyle onu nazar-ı îtibâr ile görür. Şeyh Sâdî’nin: “Bütün âleme âşıkım, çünki bütün âlem, Hakkın eser-i hilkatidir” demesi; Bir Türk ârifinin de:
Elif okuduk ötürü, Sözü, bu nokta-i nazara göredir. Şurası da hâtıra gelir ki, evliyâullâh’ın ara sıra fâsıklar arasında bulunmaları, onları Allâh’ın azâbından muhâfaza etmek içindir. Nitekim Cenâb-ı Hak, Mekke müşrikleri için : Yânî: “Halbuki sen içlerinde iken ( Habîbim), Allah onları azablandırıcı değildi.” buyurmuş. Sâye-i Muhammedîde emn ü emân içinde yaşayan Kureyşliler, hicretten sonra mağlûbiyet , kıtlık vesâire gibi, kahr-ı ilahîye uğramışlardı. “Herkesî
ez zann-i hod şüd yâr-i men, “Herkes
kendi anlayışına göre benim yârim oldu. İçimdeki esrârı araştırmadı.” Sathî nazar olanlar, bir şeyin dışarısını görmekle iktifâ ederler, sırlarını ve hakîkatini öğrenip anlamaya lüzûm görmezler. Mânâ ehli ise sûretten ziyâde mânâyı tetkîk ve anlamaya çalışırlar. Meselâ herhangi bir mîmârî eseri, bir câmi-î şerîfi bizim görüşümüz, sathî ve sûrî bir görüştür. Fakat mâhir bir mîmârın tetkîk ve tetebbûu, fennî ve mânevî bir müşâhededdir. Vâkı’a câmi’î şerîfin inşâ tarzına biz de hayrân olur ve severiz, onu tedkîk eden mîmar da... Lâkin iki görüş arasında yerden göğe kadar fark vardır. Bunun gibi, avamdan biri, ney üflendiği vakit dinlerse, onun muhtelif makamlardaki nağmelerinden hoşlanır. Aldığı zevk ve lezzet ise o hoşluktan ibâret kalır. Fakat bir ârif, onu işitirse pek başka bir sûrette dinler ve bizim anlayamadığımız mânâları anlar. Meselâ Hazret-i Mevlânâ : (Çeng) ve (Ud) sesinden (Ente hasbî, ente kâfî yâ Vedûd) kelimelerini duyduğunu söylüyor. Kezâ : Leyleğin : “İlâhî, hamd senin, şükür senin, mülk de senindir.” Demekte olduğunu haber veriyor. Hazret-i Ali (Kerremallâhü veche) nin, işittiği nâkus sesini, (Sübhânallâhi Hakkâ, inne’l Mevlâ yebkâ) diye anlamış ve anlatmış olduğu rivâyet edilir. Nâkus sadâsından (Hakkâ) ve (Yebkâ) gibi (Kaf) lı kelimeler işitilmesine şaşılmasın. Evvelce kiliselerde mâdenî çanlar yoktu. Onun yerine bir tahta ile bir çomak kullanılır, o tahtaya “nâkus”, o çomağa “vebil” denirdi. Nitekim “Ezân” meşrû olmadan evvel ehl-i îmânı mescide dâvet için ne yapalım? Diye müzâkere edildiği sırada, bâzıları “nâkus çalalım” teklîfinde bulunmuştu. O zaman ise, Medînede mâdenî çan bulunmadığı gibi, bulunmasına da imkân yoktu. Demek ki bizim laklaka ve taktakadan ibâret sandığımız sesler bile, kibâr-ı ümmete başka türlü mânâlar ifhâm ediyor. Görüşü mahdûd olanlar da gördükleri ve görüştükleri insan-ı kâmilin yalnız zâhirine bakarlar, bâzı halleri ve sözleri hoşlarına gittiği için ondan hoşlanırlar. Fakat hakîkatini öğrenmeye ve ondaki esrâr-ı hakâyıkı anlamaya çalışmazl
“Sırr-ı men ez nâle-î men dûr nist,
Filvâkî
(Ney)’in sırrı, hakîkat ve mâhiyyeti, feryâdından uzak değildir.
Belki ona pek yakın olan ve tepesinden üfleyen nefhadır. Yânî
ney, kendisini alıp da başpâresinden üfleyen, perdelerini açıp
kapamak sûretiyle onu söyleten neyzene vâsıta olmaktan başka
bir şey değildir; neyzen hangi makamdan, ne türlü nağme yapmak
isterse, neyden çıkan sesten o makam ve nağme anlaşılır. Fakat
bunu anlayabilmek için kulakta mûsikî makamlarına alışkınlık
hassası bulunmalıdır. Bu olmayınca, öyle kulaklara karşı
(Ney) in enîni ile sırrı, cehil ile irfân kadar birbirine uzak
bulunur. Kezâ veliyy-i kâmilin sözleri de kalbindeki esrâra
yabancı değildir.
“Her kap, içindekini sızdırır” derler.
Kalbini hevâ ve hevesten uzak kılanların :
“Ve mâ yentıku ani’l hevâ. İn hüve
illâ vahyün yûhâ” Yânî : “Kendi (rey-ü) hevâsından söylemez O. O, kendisine (Allah tarafından) ilkaa edilegelen bir vahiyde başkası değildir.” (Necm Sûresi : 3-4) mazhariyetinde bulunanların, (Kurb-i ferâiz) ile Hakka yaklaşma ve ef’âl-i İlâhiyyenin zuhûruna vâsıta olanların beyânâtı da hakkânî ve ilhâmî olur. O hak beyanlarda da bir takım esrâr ve hakîkatler bulunur.
Bundan başka :
“Görüldükleri zaman, Allah hatıra gelen
kimseler, Allah’ın velîleridir”
mazmûnunca
o zevât-ı kirâmın nûrânî ve Rabbânî bir sîmâsı vardır
ki, onunla âvâm-ı halk içinden ayırt edilirler. Lâkin yüzlerindeki
nûru görmek için görür göz, sözlerindeki mânâyı anlamak için
de işitir kulak lâzımdır.
Câfer-i Sâdık (Radıyallâhü anh) :
“Allâh, mahlûkâtına kelâmında tecellî
etmiştir. Lâkin onlarda kalb gözü olmadığından göremiyorlar”
demektedir.
“Ten zi cân ü cân zi ten mestûr
nist, “Beden ruhdan, ruh bedenden gizli değildir. Lâkin herkesin, rûhu görmesine ruhsat yoktur.”
Rûhun mâhiyyeti hakkında lisân-ı şerîat susmuş, daha doğrusu
soranlara o hakîkati idrâk edemeyecekleri için anlayacakları
tarzda cevap verilmiştir. Nitekim Arab müşrikleri; “Kamer, ay
ibtidâlarında küçülüyor, ay ortalarında büyüyor, ay sonlarında
yine ufalıyor, bunun sebebi nedir?” diye Aleyh-is-salâtü
Ves-selâm Efendimiz’e sormuşlardı. Hey’et ilmini bilmekle
anlaşılabilecek olan şu tabîî hâdisenin fennî sebepleri izâh
olunca arab câhillerinin zihnine girmeyecekti.Onun için :
Yani: “De ki : o, insanların
faidesi için vakit ölçüleridir.” (Sûre-i
Bakara: 180) cevabı verildi.
Bunun gibi Yahûdîler de Rasûlûllâh
( Sallâllâhü Aleyhi ve Sellem )
den rûhun hakikâtini sormuşlar, cevap verilmemesini
kendilerince nübüvvet –i Muhammediyyenin doğruluğuna
delîl tutmuşlardı. Çünkü Tevrat’da da rûha dâir mâlûmat
yoktu. Yânî: “Sana Rûh’u sorarlar. De ki : Ruh Rabbimin emri ( cümlesi )ndendir. (Zaten) size az bir ilimden başkası verilmemiştir.” (Sûre-i İsrâ: 85) âyetiyle hem rûhun hakîkati, yâni, Allâh'ın emri cümlesinden olduğu, topluca bildirildi; hem de Yahûdîlerin o anlaşılması güç hakîkati idrâk edecek ilimleri olmadığı beyân edildi. ( Devâm edecek... )
Bu siteyi en iyi IE4.0 ve üzeri browser, 1024x768 ekran genişliği ve yüksek renk modunda izleyebilirsiniz. Her hakkı saklıdır. |